Son yıllarda Ağrı'da sıkça duyduğumuz bir cümle var:
"Kurum müdürleri Ağrılı olsun."
İlk bakışta kulağa hoş geliyor.
Çünkü herkes doğduğu şehri seven, memleketinin derdiyle dertlenen insanların yönetime gelmesini ister.
Ben de isterim...
Keşke Türkiye'nin dört bir yanında görev yapan başarılı Ağrılı öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, mühendisler, bürokratlar memleketlerine dönüp hizmet etse.
Bundan daha güzel ne olabilir?
Ama burada sormamız gereken çok önemli bir soru var.
Sırf Ağrılı diye birini yönetici yapmak doğru mu?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bu tartışma özellikle üniversitede iki Erzurumlu rektörün görev yapmasının ardından daha yüksek sesle dillendirildi.
"Artık üniversitemizi bir Ağrılı yönetmeli."
Bu talep haksız değildi.
Çünkü insanlar, şehrini bilen, kültürünü tanıyan, halkın içinde yetişmiş, bu toprakların çocuğu olan bir rektörün daha farklı bir yönetim anlayışı sergileyeceğini düşündü.
Ve beklenen oldu.
Akademik başarıları Türkiye'nin tartışmasız önemli isimlerinden biri olan Prof. Dr. İlhami Gülçin, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Rektörlüğü görevine atandı.
Atandığında şehirde büyük bir sevinç oluştu.
Hayırlı olsun ziyaretleri...
Kutlama mesajları...
Sosyal medyada paylaşımlar...
"İşte şimdi üniversiteyle şehir bütünleşecek."
Herkes bunu konuşuyordu.
Ama aradan zaman geçti...
Beklenen tablo oluşmadı.
Sayın Rektör ne vatandaşın arasında görüldü...
Ne esnaf ziyaretlerinde...
Ne taziyelerde...
Ne düğünlerde...
Ne köylerde...
Ne mahallelerde...
Oysa Ağrılıların yıllardır dile getirdiği istek sadece nüfus cüzdanında "Ağrı" yazması değildi.
İstedikleri; bu şehirle nefes alan, bu şehrin insanına dokunan bir yönetici görmekti.
Burada isimlerden bağımsız çok önemli bir gerçek var.
Ağrılı olmak, tek başına yeterlilik belgesi değildir.
Nasıl ki dışarıdan gelen herkes kötü yönetici değildir...
Aynı şekilde Ağrılı olan herkes de iyi yönetici olacak diye bir kural yoktur.
Bunu kabul etmek zorundayız.
Bugün Ağrı'nın en büyük problemi memleketçilik değil...
Liyakat eksikliği.
Türkiye'de eğitimde son sıralardayız.
Sağlıkta son sıralardayız.
İstihdamda son sıralardayız.
Göç veren illerin başındayız.
Yatırım çekmekte zorlanıyoruz.
Bütün bunlara rağmen biz hâlâ bir yöneticiyi değerlendirirken ilk sorduğumuz soru şu oluyor:
"Ağrılı mı?"
Hayır...
Önce şunu sormalıyız:
Bu kişi bu işi yapabilir mi?
Madem Türkiye'de en sondayız o zaman bize en iyiler lazım!
Bence Ağrı'nın Türkiye'nin en iyi Milli Eğitim Müdürüne ihtiyacı var. (Ağrı'ya Bingöl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı geleceğine nüfusu milyonu aşan ve kendisi de Ağrı Patnoslu olan ve Bitlis İl Milli Eğitim Müdürü olarak atanan Esenyurt Milli Eğtiim Müdürü bu seçeneklerden biri olabilirdi. Bu sadece bir örnek)
En iyi Sağlık Müdürüne...
En iyi Tarım Müdürüne…
En iyi yatırımcı bürokratlara...
Türkiye'nin neresinden gelirse gelsin...
Yeter ki çalışsın.
Yeter ki üretsin.
Yeter ki bu şehri sahiplensin.
Bugün birçok şehir, dışarıdan gelen başarılı bürokratlarla büyük projelere imza atıyor.
Çünkü o insanlar geldikleri şehri kendi şehirleri gibi görüyor.
Biz ise bazen tam tersini yapıyoruz.
Dışarıdan gelen bir bürokratı daha ilk gününden itibaren gruplara ayırıyoruz.
Şu grubun adamı...
Bu grubun adamı...
Şunun yakını...
Bunun tanıdığı...
Daha çalışmaya fırsat vermeden yıpratıyoruz.
Sonra da neden başarılı olamadığını konuşuyoruz.
Biraz da aynaya bakmamız gerekmiyor mu?
Bir başka yanlışımız daha var.
Sanki müdürlük makamı, memlekete dönüş biletiymiş gibi davranıyoruz.
"Ağrılıysa mutlaka müdür olsun."
Neden?
Ağrı'ya hizmet etmenin tek yolu müdür koltuğuna oturmak mı?
Bir akademisyen, makamı olmasa da öğrencileriyle hizmet edebilir.
Bir doktor, başhekim olmadan da binlerce insana şifa olabilir.
Bir mühendis, proje üreterek memleketine katkı sağlayabilir.
Bir iş insanı yatırım yaparak yüzlerce kişiye ekmek kapısı açabilir.
Hizmet sadece makamla olmaz.
Ağrı kolay yönetilen bir şehir değil.
Sosyal yapısı farklı...
Beklentileri yüksek...
Sorunları çok katmanlı...
Tecrübesiz yöneticiyi bu şehir kısa sürede yorar.
Hatta bazen sistemin içinde kaybolmasına neden olur.
Bu yüzden Ağrı'ya atanacak yöneticilerin yalnızca bilgili değil, aynı zamanda kriz yönetebilen, iletişimi güçlü, sahayı bilen ve karar alabilen insanlar olması gerekiyor.
Futbolda transfer yapılırken sadece memleketine bakılmaz.
Takıma ne katacağına bakılır.
Hızı...
Tekniği...
Tecrübesi...
Liderliği...
Karakteri...
Hepsi değerlendirilir.
Devlet yönetimi de bundan farklı değildir.
Bir ile atanacak yönetici, bulunduğu kuruma değer katmalıdır.
Sorun çözen olmalıdır.
Mazeret üreten değil...
Sahaya inen olmalıdır.
Makam odasında oturan değil...
Şehri gezen olmalıdır.
Telefonunu kapatan değil...
Vatandaşın telefonuna cevap veren olmalıdır.
Şunu da açıkça söylemek gerekiyor.
Eğer sadece "Ağrılı olsun" diyerek hareket edersek, yarın başarısız olan her Ağrılı yöneticiyle birlikte bu düşünce de zarar görecektir.
Oysa bizim savunmamız gereken şey hemşehricilik değil...
Liyakattir.
Çalışkanlıktır.
Dürüstlüktür.
Üretkenliktir.
Hesap verebilirliktir.
Elbette başarılı bir Ağrılının kendi memleketinde görev yapması hepimizi gururlandırır.
Buna kimsenin itirazı olmaz.
Hatta tadından yenmez.
Ama tek kriteri memleket yapmak, hem o kişiye hem de Ağrı'ya haksızlık olur.
Bu şehir artık unvan değil, eser istiyor.
Fotoğraf değil, proje istiyor.
Mazeret değil, çözüm istiyor.
Çünkü Ağrı'nın ihtiyacı, kütüğünde "Ağrı" yazan yöneticiler değil; yüreğinde Ağrı sevgisi taşıyan, gecesini gündüzüne katan, çalışkan ve liyakat sahibi yöneticilerdir.
Ve unutmayalım...
Bir şehri doğduğun yer değil, emek verdiğin yer sahiplenir.