Aslına bakarsanız söyleyeceklerimle yaşananlar zaman zaman birbiriyle çelişiyor. Ama yine de fikrimi söyleyeyim:
Ağrı’da insan biraz da siyasetçi olarak yetişiyor.
Çünkü sorunları fazla olan şehirlerde insanlar, farkında olmadan sorgulamayı öğreniyor.
Ağrı’da doğup başka şehirlere giden biri, gördüğü her yeniliği kendi memleketiyle kıyaslıyor.
“Burada varsa Ağrı’da neden yok?”
“Bu şehir bunu yapmış, biz neden yapamamışız?”
“Onların hastanesi böyleyse bizimki neden değil?”
“Burada gençler iş bulabiliyorsa bizim gençler neden göç ediyor?”
İnsan gördükçe kıyaslıyor, kıyasladıkça sorguluyor, sorguladıkça da siyasetin içine giriyor.
Ağrı’dan hiç ayrılmayanların bir bölümü ise zamanla sorunlara alışıyor.
Belki de en tehlikelisi bu.
Çünkü bazen bir şehrin en büyük sorunu, sorunlarının çokluğu değil, insanlarının o sorunları normal kabul etmeye başlamasıdır.
Bizde siyaset sadece parti binalarında yapılmaz.
Kahvede yapılır.
Esnaf dükkânında yapılır.
Evde sofranın başında yapılır.
Düğünde, taziyede, sokakta yapılır.
İki Ağrılı bir araya gelsin; konu dönüp dolaşıp mutlaka memleket meselelerine gelir.
Herkesin bir fikri vardır.
Herkesin bir eleştirisi vardır.
Herkesin “Ben olsam şöyle yapardım” diye başlayan bir cümlesi vardır.
Peki, doğuştan siyasetin içinde büyüyen ve derdini anlatmakta bu kadar mahir olan bir toplum, gerçek siyasette ne kadar mahir?
İşte orada tablo biraz değişiyor.
Geçmişten bugüne baktığımızda ya siyasette yeterince yeni insan yetiştirememişiz ya da siyaset yeni insanlara yeterince yol vermemiş.
Geçmişte farklı bir görev için altıncı kez karşımıza çıkan bir siyasetçiye şunu sormuştum:
“Parti sizden başka kimseyi bulamıyor mu? Neden sürekli farklı bir unvanla karşımıza çıkıyorsunuz?”
Belki bu soruya bozuldu.
Ama benim meselem şahıs değildi.
Sormak istediğim aslında şuydu:
Bu şehirde başka insan mı yok?
Gençler yok mu?
Kadınlar yok mu?
Yeni fikirleri olan insanlar yok mu?
Esnafından çiftçisine, akademisyeninden iş insanına kadar siyasete farklı bir soluk getirecek kimse yok mu?
Elbette var.
Hem de fazlasıyla var.
Ama siyasetin kapıları aynı isimler arasında dönen bir kapıya dönüşürse, toplum bir süre sonra siyasete seyirci kalır.
Aynı durum sivil toplumda da karşımıza çıkıyor.
Ağrı’da dernek, oda, vakıf, platform ve sivil toplum kuruluşu açısından oldukça kalabalık bir tablo var.
Yani temsiliyetimiz güçlü görünüyor.
Başkanımız çok.
Yöneticimiz çok.
Temsilcimiz çok.
Peki sesimiz neden bu kadar az çıkıyor?
Çünkü galiba biz siyasetten ve sivil toplumdan önce unvanı sevdik.
Başkan olmayı sevdik.
Vekil olmayı sevdik.
Yönetici olmayı sevdik.
Kartvizite yazılan sıfatı sevdik.
Protokolde oturmayı sevdik.
Ama o makamın getirdiği sorumluluğu aynı ölçüde sevemedik.
İşte problem burada.
Ağrı’da hemen hemen bütün siyasi partilerin bir teşkilatı ve il başkanı var. Fakat bazı partilerin başkanlarının kim olduğunu vatandaş bile bilmiyor.
Bazıları sanki başkan olduğunu gizliyor.
Unvanını gerektiğinde kullanıyor ama şehir adına konuşması gereken zamanda ortada görünmüyor.
O zaman insan ister istemez soruyor:
Siyaset ne işe yarıyor?
Siyaseti ne için yapıyorsunuz?
O koltukta siz oturacaksanız Ağrı’nın sorunlarını kim konuşacak?
İşsizliği kim gündeme getirecek?
Göçü kim sorgulayacak?
Sağlığı, eğitimi, yatırımı, ulaşımı, tarımı, hayvancılığı kim tartışacak?
Daha önemlisi, iktidarın yanlış yaptığını düşündüğünüz yerde kim çıkıp “Bu yanlış” diyecek?
Ağrı’da yıllardır üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de muhalefet kültürüdür.
Muhalefet, her şeye karşı çıkmak değildir.
Muhalefet kavga etmek de değildir.
Muhalefet, iktidarın karşısında değil; yanlışın karşısında durabilme cesaretidir.
Doğru yapılana doğru dersiniz.
Yanlış yapılana yanlış dersiniz.
Eksik varsa söylersiniz.
Alternatifiniz varsa ortaya koyarsınız.
Siyaset tam da budur.
Ama biz ne yapıyoruz?
Kimseyle kötü olmak istemiyoruz.
Bir bürokratla aramız bozulmasın.
Bir belediye başkanı bize kızmasın.
Bir milletvekili telefonumuza cevap vermemezlik etmesin.
Bir gün işimiz düşerse kapı kapanmasın.
Böyle düşününce herkes susuyor.
Sonra ortaya garip bir siyaset çıkıyor:
Makam var, siyaset yok.
Başkan var, açıklama yok.
Muhalefet var, itiraz yok.
Temsilci var, temsil yok.
Risk almadan siyaset olmaz.
Kimseyi rahatsız etmeden muhalefet yapılmaz.
Hiçbir konuda taraf olmadan topluma önderlik edilmez.
Elbette burada kastettiğim kavga çıkarmak, insanları kırmak ya da sürekli gerilim üretmek değil.
Tam tersine…
Siyaset, nezaket içerisinde doğruyu söyleyebilme sanatıdır.
Ağrı’nın ihtiyacı da bağıran siyasetçi değil, gerektiğinde konuşabilen siyasetçidir.
Makamından güç alan değil, makamına güç veren insanlara ihtiyacımız var.
Çünkü koltuk insanı değerli yapmaz.
İnsan koltuğu değerli yapar.
Bu şehirde siyaset konuşmayı seven çok insan var.
Ama artık siyaseti konuşanlardan çok, Ağrı için konuşanlara ihtiyacımız var.
Unvan taşıyanlardan çok, sorumluluk taşıyanlara…
Koltuk isteyenlerden çok, gerektiğinde o koltuğu riske atıp doğru bildiğini söyleyebilenlere…
Çünkü siyaset susmak için yapılmaz.
Sivil toplum fotoğraf çektirmek için kurulmaz.
Başkanlık kartvizite yazılacak bir sıfat değildir.
Bir makamın ağırlığı, oturduğun koltukla değil; o koltukta kaç kişinin derdine ses olduğunla ölçülür.
Ağrı’da siyasetçi yetişmiyor demeyelim.
Bu memlekette siyasetçi çok yetişir.
Asıl mesele başka:
Bizde siyaset yapacak insan eksik değil; siyasetin bedelini göze alacak insan eksik.
Ve unutmayalım:
Konuşmayacaksanız o koltuğa oturmayın. Çünkü susarak işgal edilen makam, temsil makamı değil; sadece boş bırakılmamış bir sandalyedir.