Ahmet Genç

Ağrı'nın yabancısı makbul, yerlisi neden kusurlu?

Ahmet Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Bu memleket en çok kendi insanından çekti

Hiç duydunuz mu, “Bu adam hayatta harika bir insandı” dediğimiz biri siyasete girince aynı sözlerle anılmaya devam etsin? Sayısı gerçekten de çok azdır! 

Çoğu zaman tam tersi olur.

Siyasette, bürokraside ya da hayatın herhangi bir alanında bir yerlere gelen kendi insanımız için ilk söylediğimiz sözlerden biri şudur:

“Çok değişti, artık kimseye cevap vermiyor.”

Aslında olan belki de o değil ama şahsın görmek istediği şey o

Bir başkası yıllarca okur, çalışır, akademisyen olur, profesör olur, bilim insanı olur. Onun başarısını konuşmak yerine bu kez başka bir cümle çıkar karşımıza:

“Babasını biliyoruz, düne kadar bizim çobanımızdı.”

Sanki babasının çoban olması ayıpmış gibi…

Oysa asıl gurur duymamız gereken tam da budur. İmkânları sınırlı bir ailenin çocuğu okuyup bilim insanı olmuşsa, bir makam sahibi olmuşsa, ülkesine faydalı bir noktaya gelmişse bundan daha kıymetli ne olabilir?

Ama konu dışarıdan gelen birine gelince ölçülerimiz bir anda değişiyor.

Yeni gelen emniyet müdürü üç-beş vatandaşla selamlaşsa hemen büyük övgüler başlıyor. 

Bir vali esnaf ziyareti yaptığında, daha yaptığı hizmetleri görmeden “Ağrı için büyük şans” diyebiliyoruz.

Burada yanlış anlaşılmak istemem.

Ağrı’ya dışarıdan gelip bu şehir için gecesini gündüzüne katan, görev süresince önemli hizmetler yapan çok kıymetli devlet adamları oldu. Bugün de var. Bu şehre samimiyetle hizmet eden herkes, nereli olduğuna bakılmaksızın başımızın tacıdır.

Benim itirazım başka.

Daha Ağrı’nın yolunu, mahallesini, köyünü tanımadan göreve başlayan bir bürokratı birkaç ay içerisinde “yılın en başarılı ismi” seçmemize itirazım var.

Hele daha ortada yapılan bir iş yokken plaket vermek için sıraya girmemize anlam veremiyorum.

Bu şehirde yüzlerce sivil toplum kuruluşu, dernek, oda ve kanaat önderi var. Birilerinin de çıkıp, “Arkadaşlar, biraz bekleyin. Bu insan daha yeni geldi. Önce çalışsın, üretsin, şehre bir şey katsın. Sonra hep birlikte teşekkür ederiz” demesi gerekmiyor mu?

Çünkü plaket ucuz olabilir ama taşıması gereken değer pahalıdır.

Bir plaketi değerli yapan üzerindeki pirinç levha değil, o plaketi hak etmek için ortaya konulan emektir.

Biz ise bazen başarıyı ödüllendirmek yerine, ödül vererek başarı üretmeye çalışıyoruz.

Sonra dönüp kendi insanımıza karşı acımasızlaşıyoruz.

Aslında bu sadece siyasette ve bürokraside değil, ticarette de böyle.

Bir esnafın işi iyi gidiyor. Karşısındaki bakıyor, “Demek ki bu işte para var” diyor. İşi bilip bilmediğine bakmadan aynı dükkânı hemen karşısına açıyor. Bir süre sonra hem kendisi zarar ediyor hem de yıllardır o işi yapan esnafla düşman oluyor.

Birbirimizi büyütmek yerine birbirimizin ekmeğini küçültmeye çalışıyoruz.

Yerel medyada bile bunun örneklerini görmek mümkün.

Haber sitelerine bakıyorsunuz; aynı başlık, aynı haber, aynı konu…

Çünkü üretmek zor, hazır olanı almak kolay.

Oysa bir şehir birbirinin yaptığını tekrar ederek değil, yeni şeyler üreten insanlarının önünü açarak gelişir.

Belki de Ağrı’nın üzerinde en fazla düşünmesi gereken meselelerden biri budur:

Biz neden kendi değerimizi ancak başka şehirler fark ettiğinde fark ediyoruz?

Ağrılı bir genç başka şehirde önemli bir göreve geldiğinde gururlanıyoruz. 

Bir akademisyenimiz başka bir üniversitede başarı elde ettiğinde sahipleniyoruz. 

Bir iş insanımız İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de büyüdüğünde “Ağrılı hemşehrimiz” diyoruz.

Peki yanı başımızdayken neden aynı değeri vermiyoruz?

Bu şehirde eser bırakmamış insanların isimlerini okullara verdik, caddelere verdik, çeşitli yerlere taşıdık.

Peki Ağrı’nın kendi değerleri?

Bu topraklardan yetişen öğretmenler, bilim insanları, sanatçılar, iş insanları, kanaat önderleri, sporcular ve memleketine ömrünü vermiş insanlar neden aynı ölçüde hatırlanmıyor?

Bir insanın babasının kim olduğuna, hangi köyden geldiğine, çocukken ne yaptığına değil; bugün ne ürettiğine ve bu topluma ne kattığına bakalım.

Yıllar önce bir belediye başkanıyla gezerken yaşadığım bir olayı hiç unutmuyorum.

Bir grup esnaf toplu halde oturuyordu. Belediye başkanının selam vermeden geçtiğini fark ettim.

“Neden selam vermediniz?” diye sordum.

“Tanımıyorum” dedi.

Şaşırdım ve şu cevabı verdim:

“Onlar da oy verirken sizi tanımıyordu.”

Makamın en büyük sınavlarından biri budur.

Seçildiğiniz ya da atandığınız andan itibaren kişisel kırgınlıklarınızı, husumetlerinizi ve geçmiş hesaplarınızı kapının dışında bırakmak zorundasınız. Çünkü o saatten sonra yalnızca sizi sevenlerin değil, sizi sevmeyenlerin de yöneticisisiniz.

Aynı şekilde vatandaş da eleştirisini, talebini ve hakkını devlet adabı içerisinde dile getirmelidir.

İki tarafta da yanlış olabilir.

Ama makam sahibi için sorumluluk daha büyüktür. Çünkü makam, insana sadece yetki değil, aynı zamanda tahammül ve sorumluluk yükler.

Artık şu yabancı hayranlığından da vazgeçelim.

İnsanları nereli olduğuna göre değil; liyakatine, ahlakına, çalışmasına ve bıraktığı esere göre değerlendirelim.

Dışarıdan gelip Ağrı için çalışanı alkışlayalım.

Ama kendi içimizden yetişeni de küçümsemeyelim.

Başarıyı gerçekten hak edene plaket verelim.

Çünkü her şey ehlinin elinde kıymetlidir.

Ve unutmayalım:

Plaket almakla başarılı olunmaz.

Başarılı olursunuz, sonra o plaket sizi bulur.

Yazarın Diğer Yazıları