Ağrı, il oluşunun üzerinden 108 yıl geçen bir şehir. Kâğıt üzerinde şehir. Resmiyette şehir. Haritada şehir. Ama insan bazen dönüp sormadan edemiyor:
Gerçekten şehir mi?
Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ altyapısı tamamlanmamış, üstyapısı eksik, sağlıkta sorunları çözülememiş, eğitimde istenilen seviyeye çıkamamış bir kentten söz ediyoruz.
Kışın en sert yaşandığı illerden biri olmasına rağmen doğalgazı en pahalı kullanan şehirlerden biri olmak da cabası. İnsanlar hayat pahalılığıyla, işsizlikle, göçle, sağlık sorunlarıyla, ulaşım sıkıntısıyla mücadele ederken, bir yandan da “Bu şehir neden hâlâ yerinde sayıyor?” sorusuna cevap arıyor.
Aslında Ağrı halkı yıllardır bir çıkış yolu arıyor. Siyasi tabloya bakıldığında bunun izlerini açıkça görmek mümkün. Bu kentte insanlar yaşadıkları sorunlardan kurtulmak için hemen her yolu denedi. Sağdan sola, soldan sağa…
CHP’den MHP’ye, Refah Partisi’nden farklı dönemlerde farklı isimlerle siyaset yapan çizgilere kadar birçok kapı çalındı. HADEP’ten DEM Parti’ye uzanan süreçte de, merkez sağda da, milliyetçi çizgide de, muhafazakâr çizgide de insanlar bir umut aradı.
Çünkü kimse durup dururken siyasi tercihlerini bu kadar sık değiştirmez. İnsanlar tuttukları takımı bile kolay kolay değiştirmezken, bir şehirde seçmenin yıllar içinde bu kadar farklı yönelimlere savrulması tesadüf değildir. Bu, memnuniyetsizliğin ve çözüm arayışının en açık göstergesidir. Ağrılı seçmen aslında ideolojik bir gezinti yapmadı; çare aradı. Bir kapı kapanınca başka bir kapıya yöneldi. Çünkü ortada değişmeyen bir gerçek vardı: sorunlar büyüyor, çözümler gecikiyordu.
Bazen iktidar güçlü oldu ama şehirde karşılığını üreten bir kadro çıkmadı. Bazen milletvekili güçlüydü ama parti etkisiz kaldı. Bazen il başkanı güçlüydü ama Ankara’dan destek gelmedi. Bazen de ne yerel siyasi aktörler beklenen etkiyi gösterebildi ne de merkezi yapı bu şehrin yükünü gerçekten omuzladı.
Sonuç değişmedi. Ağrı, 108 yılı yine eksiklerle tamamladı.
Bu şehir yıllarca göç verdi. Büyükşehirlere gidenlerin ardı arkası kesilmedi. Sonra bir dönem köyden kente göç başladı ve sanki kent büyüyormuş, gelişiyormuş gibi bir görüntü oluştu. Oysa bu çoğu zaman gerçek bir şehirleşme değildi; sadece nüfusun yer değiştirmesiydi. Köyünden çıkan insanlar, iki koyununu, birkaç tavuğunu, alışkanlıklarını, yaşam biçimini de beraberinde getirip kentin kenarlarına tutundu. Kendilerine göre haklıydılar; çünkü onlar için Ağrı merkez, köylerinden daha iyi imkânlar sunuyordu. Ama şehirleşme dediğimiz şey sadece beton bina yapmakla olmuyordu.
Ortaya garip bir ara form çıktı. Ne tam anlamıyla şehirli kalabildik ne de köylü kimliğini sağlıklı biçimde koruyabildik. Şehirli, talep etmeyen, hakkını yüksek sesle aramayan bu yeni düzene bakıp geri çekildi. “Ben niye öne atılayım?” dedi.
Köylü ise köylü olduğunu unuttu; eskiden kendi ürettiğini şimdi şehirden satın almaya başladı. Yumurta, süt, ekmek…
Her şey parayla alınır hale geldi. Üretim azaldı, bağımlılık arttı. Sonunda ortaya ne tam anlamıyla gelişmiş bir kent çıktı ne de kendi yeterliliğini koruyan bir kırsal yapı.
Belki siyasetçiler de tam burada devreye girdi. Belki onlar da şunu gördü: Fazla talep etmeyen, çok bastırmayan, hakkını almak için ortak bir refleks göstermeyen bir toplumu yönetmek daha kolaydı. Yıllardır dilden dile dolaşan o siyasi efsane boşuna mı anlatılıyor? Hani denir ya; “Önce Ağrılılar gelsin, onlar pek bir şey istemez, hemen çıkarlar.” Gerçekten söylenmiş midir bilinmez ama bu sözün bu kadar yaygınlaşmış olması bile başlı başına bir toplumsal fotoğraftır. Çünkü insanlar kendilerine biçilen bu sessiz, talep etmeyen profilin farkındadır.
Bugün dönüp baktığımızda Ağrı’nın önünde yine projeler var. Yine vaatler var. Yine “şehir olma yolunda ilerliyoruz” cümleleri kuruluyor. Elbette küçümsememek gerekir; yapılan her yatırım kıymetlidir. Atılan her doğru adım değerlidir. Ama şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Ağrı şehir olmaya çalışırken, şehir olabilmiş memleketlere göç sürüyor. Demek ki insanlar sadece projeye değil, yaşanabilirliğe bakıyor. Sadece binaya değil, umuda bakıyor. Sadece yola değil, geleceğe bakıyor.
Bir şehir, ancak içinde yaşayanlara aidiyet hissi veriyorsa şehirdir. Gençlerini tutabiliyorsa şehirdir. İnsanına “Burada kal, burada yaşa, burada üret” diyebiliyorsa şehirdir. Ağrı ise uzun yıllardır tam da bu cümlenin eksikliğini yaşıyor. İnsanlar burada doğuyor ama geleceklerini başka şehirlerde arıyor. Çünkü burada beklemek, çoğu zaman umut etmekten çok sabretmek anlamına geliyor.
108 yıl geçmiş. Dile kolay. Bir asrı aşan bir zaman. Ama hâlâ aynı temel meseleleri konuşuyorsak, dönüp kendimize dürüstçe bakmanın zamanı gelmiştir. Sorun sadece siyaset değil. Sorun sadece ekonomi değil. Sorun biraz da toplum olarak neyi hak gördüğümüz, neyi talep ettiğimiz, neye razı olduğumuzdur.
Ağrı’nın en büyük problemi belki de tam burada başlıyor: Bu şehir, yıllardır şehir olmayı bekliyor.
Ve belki en acı soru da şu:
Biz gerçekten şehir olmayı mı bekliyoruz, yoksa beklemeye alıştığımız için mi hâlâ buradayız?