Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Telefonsuz On Saniye

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Dün bir kafede oturuyordum. Yanımdaki adam telefonunu masaya bıraktı, pencereden dışarı baktı. On saniye geçmedi, telefonu tekrar eline aldı. Belki bir bildirim gelmişti, belki gelmemişti. Ama o on saniyeyi taşıyamamıştı. O on saniyenin ağırlığı altında ezilmişti sanki.
Belki de hepimiz aynıyızdır.

O halde bir düşünce deneyi yapalım. Yarın sabah uyandığımızda elimizde telefon yok, televizyon yok, müzik yok. Sadece biz ve bir bardak çay. Kaç dakika dayanabiliriz? Dürüst cevap verirsek. Çoğumuz beş dakikayı bile zorlanarak geçiririz. Sonra bir şeyler yapmak, bir yere bakmak, bir sesi duymak için içimizde garip bir kaşıma başlar. Bu kaşıma masum görünür ama değildir. Çünkü o his, aslında kendimizden kaçma refleksinin ta kendisidir.

Oysa tarih boyunca insanlar sessizliği aradı. Aristoteles boş zamanı, yani "skhole"yi, insan olmanın en yüce hali olarak tanımladı. Filozoflar düşündü, şairler yazdı, mucitler hayal kurdu. Hepsi sessizliğin içinde. Newton elma ağacının altında oturuyordu. Einstein trende pencereden bakıyordu. Sessizlik, o dönemde lüks değil, düşüncenin hammaddesiydi.

Şimdi ne değişti?

Nörobilimciler beynin "default mode network" denen bir sistemi olduğunu söylüyor. Bu sistem tam olarak hiçbir şey yapmadığında, dalgındayken, sıkıldığında devreye giriyor. Ve o sistem aktif olduğunda beyin aslında en yaratıcı işini yapıyor. Geleceği planlıyor, geçmişi anlamlandırıyor, farklı fikirleri birbirine bağlıyor. Kısacası, can sıkıntısı denen o rahatsız edici his, aslında beynin sana verdiği en değerli hediyedir.

Ama biz o hediyeyi paketini açmadan çöpe atıyoruz.

Her boşluk anında telefona uzanıyoruz. Asansörde, tuvalette, yemek yerken, hatta uyumadan önce gözlerimiz kapanana kadar ekrana bakıyoruz. Beynimizin default mode network sistemini hiç çalıştırmıyoruz. Sürekli bir şeyleri tüketiyoruz ama hiçbir şeyi sindirmiyoruz. Ve bu uzun vadede bizi içi boş, yaratıcılıktan yoksun, bir sonraki uyaranı bekleyen varlıklara dönüştürüyor.

Sosyal medyanın bize sattığı yalan şu, Sürekli bağlantıda olmak, yalnız olmamak demektir.

Ama bu tam tersi bir doğrudur. Hiç kendinle baş başa kalamayan insan, aslında en derin yalnızlığı yaşayandır. Çünkü kendini tanıyamaz. Ne istediğini bilemez. Hangi düşüncenin ona ait olduğunu, hangisinin algoritmadan geldiğini ayırt edemez. Dış sesler o kadar yüksek olur ki iç ses tamamen kaybolur. Ve bir gün içine bakarsın, orada kim olduğunu söyleyecek kimseyi bulamazsın.

Bu felsefi bir abartı değildir. Psikologlar buna "öz-farkındalık erozyonu" diyor. Yani kim olduğunu yavaş yavaş unutmak. Ve bu erozyon, telefonsuz on saniyeyi taşıyamayan o adamın hikayesiyle başlıyor.

Şimdi romantik bir çözüm önermeyeceğim. Teknolojiyi bırak, dağa çıkar, meditasyon yap demeyeceğim. Hem gerçekçi olmaz hem de meselenin özünü ıskalardım.

Asıl mesele şu, Boş zaman artık bizi neden rahatsız ediyor?

Cevap basit ama acı. Çünkü kendimizle karşılaşmaktan korkuyoruz. Sessizlik gelince, peşinden ne gelir: Pişmanlıklar, cevapsız sorular, çözülmemiş çatışmalar, ertelenmiş hayaller. Telefon bizi bunlardan koruyor. Ekran, farkında olmadan bir kalkan işlevi görüyor. Ama o kalkanın arkasında birikim yapan her şey, er ya da geç daha büyük bir sesle geri dönüyor.

Sessizlikten kaçmanın bedeli, kendinle yüzleşmeyi sürekli ertelemektir.

Belki de en cesur şey artık şu, Sıkılmaya izin vermek.

Telefona uzanmadan önce bir dakika durmak. O garip, rahatsız edici hissi bir süre taşımak. Düşüncenin nereye gittiğini merakla izlemek. Bu küçük bir eylem gibi görünür ama değildir. Çünkü o an, sen kendinle ilk gerçek konuşmayı yapıyorsun demektir.

Kafedeki adam yeniden aklıma geliyor. Belki o on saniyede pencereden bakan gözlerinde çok güzel bir şey vardı. Belki eski bir anı geçmişti zihninden. Belki çok iyi bir fikrin kıyısına gelmişti. Ama telefon, onu oradan çekip aldı.

Ve o an, bir daha geri gelmedi.

Sessizlik kaybolmuyor. Sadece içine girmekten korkuyoruz. Oysa tarih boyunca en büyük fikirler, en derin duygular, en gerçek anlar hep orada doğdu. Gürültünün içinde değil, onun tam karşısında.

Belki de kendimize borçlu olduğumuz en büyük şey, zaman zaman susmak ve dinlemektir. Dışarıyı değil, içerideki o eski, yorgun, sabırla bekleyen sesi.

Yazarın Diğer Yazıları