İnsan, kendisini anlamaya çalışan tek canlı gibi görünüyor. Bir kedinin aynaya bakıp "Ben kimim?" diye dertlendiğine ya da bir serçenin gökyüzünde süzülürken varoluş üzerine konferans verdiğine hiç rastlamadık. Belki gerçekten bunu yapmıyorlar, belki de yapıyorlar ama bunu bize anlatacak bir dilleri yok. İşte bilinç dediğimiz mesele tam burada başlıyor.
Kafatasımızın içinde yaklaşık bir buçuk kilogramlık, kıvrımlarla dolu bir organ var. Bu organ yalnızca kalp atışımızı düzenlemiyor; şiir yazıyor, matematik çözüyor, âşık oluyor, hata yapıyor ve sonra yaptığı hatayı düşünüp gece uykusunu kaçırıyor. Ben bunu düşündükçe hep aynı soruya dönüyorum. Evrim gerçekten böyle bir şeyi "planlamış" olabilir miydi? Yoksa bilinç, evrimin hiç hesaplamadığı bir yan etki miydi? Bu soruya cevap vermeden önce küçük ama önemli bir yanlışı düzeltmek gerekiyor.
Evrim çoğu zaman, sanki hedefi olan bir mühendis gibi anlatılıyor. "İnsan olmak için milyonlarca yıl uğraştı." Hayır. Evrimin ne masası vardır ne de ajandası. Pazartesi toplantısı yapıp "Bu hafta biraz bilinç geliştirelim." dediği de hiç sanmıyorum.
Doğal seçilim yalnızca belirli koşullarda hayatta kalmayı ve üremeyi kolaylaştıran özelliklerin daha sık aktarılmasını sağlar. Gerisi ise bizim hikâye anlatma merakımızdır. Richard Dawkins'in de dediği gibi, "Evrimin bir planı yoktur; yalnızca seçilim vardır." Kulağa biraz soğuk gelebilir ama doğanın işleyişini anlamak için güçlü bir anahtardır.
Peki o hâlde neden bilinç ortaya çıktı?
Daha doğrusu, gerçekten ortaya çıkmak zorunda mıydı? İşin hoşuma giden tarafı şu ki, bilimin bu soruya verdiği cevap son derece dürüst, Henüz kesin olarak bilmiyoruz.
Dünyada milyonlarca tür yaşadı ve bunların ezici çoğunluğu, bizim anladığımız anlamda bilinç sahibi olmadan da son derece başarılıydı. Dinozorlar yaklaşık 165 milyon yıl boyunca gezegenin baskın kara omurgalıları arasındaydı. Ne teleskop yaptılar ne de şiir yazdılar. Buna rağmen son derece başarılı canlılardı. Demek ki evrim açısından başarı, Shakespeare okuyabilmek değil; hayatta kalıp genlerini sonraki kuşaklara aktarabilmektir. Bir bakterinin bunu bizden çok daha iyi yaptığı düşünülürse, biraz mütevazı olmamız gerekebilir.
İnsan zihni ise farklı bir yola girdi. Beyin büyüdü, sinir ağları karmaşıklaştı, hafıza güçlendi ve sosyal yaşam daha girift bir hâl aldı. Bir grubun içinde yaşamak yalnızca güçlü olmayı değil, başkalarının ne düşündüğünü tahmin etmeyi de gerektiriyordu. Kimin güvenilir olduğunu, kimin yalan söylediğini, kimin yarın yanında duracağını hesaplamak zorundaydınız. Belki de bilinç, tam bu sosyal satranç oyununun içinde şekillendi. Çünkü bazen bir aslanı alt etmekten daha zor olan şey, komşunun niyetini anlayabilmektir.
Virginia Woolf, "Zihin, sürekli akan ışıklı bir nehir gibidir." der.
Gerçekten de düşüncelerimiz çoğu zaman doğrusal değildir. Bir anda çocukluğumuza gider, sonra market listesini hatırlarız, ardından evrenin sonunu düşünürüz. Beynimiz beklenmedik bağlantılar kurmayı sever. Bu özellik bazen bizi yaratıcı yapar, bazen de anahtarı buzdolabında arayacak kadar dalgın. Evrim kusursuz makineler üretmedi; yeterince iyi çalışan sistemler üretti. Sanırım insan olmanın en sevimli tarafı da tam olarak budur.
Nörobilim bugün bilincin beynin tek bir noktasında oluşmadığını gösteriyor. Aksine, farklı bölgeler durmaksızın birbirleriyle iletişim hâlinde çalışıyor. Görme merkezi görüntüyü işlerken hafıza geçmişten ayrıntılar getiriyor. Duygular ise bütün bu sürece çoğu zaman davetsiz bir misafir gibi katılıyor. Sonunda ortaya "ben" dediğimiz o tuhaf deneyim çıkıyor.
İlginç olan şu ki, bu "ben" sandığımız kadar değişmez değil. Hastalıklar, travmalar, ilaçlar, hatta yalnızca uykusuz geçen birkaç gece bile kişiliğimizi ve dünyayı algılayış biçimimizi değiştirebiliyor. Bunu düşündüğümde aklıma hep aynı soru geliyor: Eğer benlik bu kadar esnekse, gerçekten değişmeyen bir "ben" var mı? Yoksa beynimizin her gün yeniden yazdığı bir hikâyeyi mi yaşıyoruz?
Fizikçi Richard Feynman'ın çok sevdiğim bir düşüncesi vardır.
"Bilmemek, yanlış cevaplara acele etmekten daha değerlidir." Bilinç konusunda da tam olarak böyle bir noktadayız. Milyarlarca nöronun elektriksel faaliyetini gözlemleyebiliyor, beynin hangi bölgelerinin hangi görevleri üstlendiğini büyük ölçüde anlayabiliyoruz. Buna rağmen kırmızı rengini neden tam da "kırmızı" olarak deneyimlediğimizi hâlâ açıklayamıyoruz.
Beyindeki elektriksel sinyaller nasıl oluyor da öznel bir deneyime dönüşüyor? Felsefede buna "bilincin zor problemi" deniyor ve bugün hâlâ bilim ile felsefenin en büyük bilmecelerinden biri olmayı sürdürüyor. Bilim, bilincin hangi süreçlerle ilişkili olduğunu her geçen gün daha iyi açıklıyor; fakat bu süreçlerin neden bir iç deneyim ürettiği sorusu hâlâ cevabını bekliyor.
Bazen insan, evrenin sırlarını çözmeye çalışırken kendi kafatasının içindeki evrene misafir olduğunu unutuyor.
Belki de asıl şaşırtıcı olan, bilincin bize yalnızca avantaj sağlamamış olmasıdır. Bilinç aynı zamanda kaygıyı, pişmanlığı, ölüm korkusunu ve geleceği düşünme yükünü de beraberinde getirdi. Bir ceylan aslandan kaçarken yalnızca o anla meşguldür. İnsan ise ortada henüz gerçek bir tehlike yokken yarın başına gelebilecek onlarca olasılığı aynı anda düşünebilir.
Bazen bunun büyük bir nimet olduğunu düşünüyorum. Bazen de ağır bir yük. Beynimiz kimi zaman bizi hayatta tutan en güçlü araçtır, kimi zaman ise kendi yazdığı senaryoların başrolüne istemeden sürükleyen usta bir senarist. Evrim bize güçlü bir motor verdi; onu ne zaman gaza, ne zaman frene basarak kullanacağımızı öğrenmek ise büyük ölçüde bize kaldı.
İşte tam bu noktada şu soru daha da önem kazanıyor: Eğer bilinç bu kadar maliyetli, bu kadar enerji tüketen ve zaman zaman sahibini mutsuz eden bir özellikse, doğal seçilim onu neden ortadan kaldırmadı? Belki de cevap, bilincin tek başına değil; dil, iş birliği, hayal gücü ve kültürle birlikte oluşturduğu olağanüstü avantajda saklıdır. Çünkü insanı yalnızca düşünen bir canlı yapan şey beyni değil, düşündüklerini başkalarına aktarabilme becerisidir. Belki de bizi insan yapan asıl devrim, düşünmekten çok paylaşabilmekti.
İnsanlığın en büyük başarısı çoğu zaman ateşi kontrol altına almak, tekerleği icat etmek ya da Ay'a ayak basmak olarak anlatılır. Bunların her biri olağanüstü gelişmelerdir. Ama ben bazen asıl devrimin çok daha sessiz gerçekleştiğini düşünüyorum. Birbirimizin zihnine ulaşmayı öğrendik.
Bir hikâye anlatırken, bir şiir okurken ya da yalnızca "Seni anlıyorum." derken aslında iki farklı beynin arasında görünmez bir köprü kuruyoruz. Hiçbir karınca kolonisini Hamlet okuyarak yönetmiyor; hiçbir kurt sürüsü mağara duvarlarına resimler çizerek gelecek kuşaklara deneyim aktarmıyor. İnsan ise yalnızca bilgi biriktirmiyor, bilgiyi her kuşakta yeniden büyütüyor. Kültür dediğimiz şey de tam olarak bu zincirin adı.
Bu yüzden bazı bilim insanları, insan evrimini yalnızca genlerle açıklamanın eksik kaldığını söyler. Genetik evrim yavaş ilerler; kültürel evrim ise neredeyse ışık hızında koşar. Bir çocuğun doğduğunda ateşi yeniden keşfetmesine gerek yoktur. Binlerce yıl önce edinilmiş bilgiyi, çok kısa bir süre içinde devralabilir.
Carl Sagan'ın şu sözü bunu belki de en güzel şekilde özetler: "Kitaplar, ölü insanların yaşayanlarla konuşmasını sağlayan bir büyüdür." Gerçekten de bugün Aristoteles'le, İbn Sina'yla, Darwin'le ya da Nazım Hikmet'le aynı masaya oturamasak bile onların düşünceleriyle konuşabiliyoruz. Bir kitabın sayfalarını çevirdiğimizde yalnızca harfleri okumuyoruz; yüzyıllar önce yaşamış bir zihnin içinde dolaşıyoruz. Bana kalırsa bu, insanlığın sahip olduğu en sıra dışı yeteneklerden biri.
Belki de bilincin en büyük gücü tam burada saklıdır. Çünkü bilinç yalnızca düşünmek değildir. Düşünceyi paylaşabilmek, onu gelecek kuşaklara aktarabilmek ve öldükten sonra bile yaşamaya devam etmesini sağlayabilmektir.
Bir fikir bazen onu ortaya atan insandan çok daha uzun yaşar. Bir keşif, bir şiir ya da tek bir cümle, yüzyıllar boyunca başka zihinlerde yeniden hayat bulabilir. Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik, ölümlü bir bedenin içinde ölümsüz olabilecek düşünceler üretebilmesidir.
Yazının başında sorduğumuz soruya dönecek olursak…
Bilinç, evrimin kaçınılmaz sonucu muydu?
Belki evet, belki hayır.
Bugün elimizdeki bilimsel veriler bu soruya kesin bir cevap vermemize yetmiyor. Ama belki de bu, işin en güzel tarafı. Çünkü bilim, bütün cevaplara sahip olmak değil; doğru soruları sormaya cesaret edebilmektir.
Ben, bilinci düşündükçe hayranlığım biraz daha artıyor. Milyarlarca yıl boyunca hiçbir amacı olmadan işleyen doğal süreçler, sonunda kendi varlığını sorgulayabilen bir canlı ortaya çıkardı. Yıldızların kalbinde oluşan atomlar, bugün yine yıldızlara bakıp nereden geldiklerini merak ediyor.
Belki bilinç evrimin kaçınılmaz sonucu değildi. Belki yalnızca sayısız olasılıktan biriydi. Ama eğer öyleyse bile, bu onu daha az değil, çok daha hayranlık uyandırıcı kılıyor. Çünkü evrenin şimdiye kadar ortaya çıkardığı en şaşırtıcı şey, belki de kendisini anlayabilen bir zihin değil; kendisini anlamaya çalışmaktan hiç vazgeçmeyen bir zihindir.