Bir sabah aynaya bakıyorsunuz. Işık mı kötü diye düşünüyorsunuz önce. Sonra saçınızın arasında tek bir beyaz tel dikkatinizi çekiyor. "Herhalde ışık oyunudur." diyorsunuz. Birkaç gün sonra aynı tel hâlâ orada. Üstelik artık yalnız da değil.
İnsan yaşlandığını bir günde fark etmiyor aslında. Önce eskisi kadar rahat uyanamamaya başlıyor. Sonra "Bu şarkı ne kadar yeni." dediği parçanın on yıl önce çıktığını öğreniyor. En sarsıcı anlardan biri de çocukken size çok büyük görünen insanların, meğer bugünkü yaşınızdan bile genç olduğunu fark etmek oluyor. O an zamanın gerçekten geçtiğini hissediyorsunuz.
Biz suçu zamana atıyoruz ama zamanın yaptığı tek şey saati ilerletmek. Asıl hikâyeyi yazan biyoloji.
Peki neden yaşlanıyoruz? Milyarlarca yıllık evrim, göz gibi olağanüstü karmaşık bir organ geliştirebildiyse, neden sonsuza kadar çalışan bir beden geliştiremedi? Daha da ilginç bir soru soralım: Evrim gerçekten bizi ölümlü mü yaptı, yoksa ölümlülük sandığımız şey bambaşka bir biyolojik hesabın sonucu mu?
İlk bakışta yaşlanmak büyük bir tasarım hatası gibi görünüyor. Sonuçta genç, güçlü ve sağlıklı kalmak her canlının işine gelir. Fakat evrim mühendis değildir. Masanın başında oturup "Şu canlıyı kusursuz yapayım." diye plan yapan bir zekâ yoktur. Evrim, sadece o anda daha fazla üreyebilen bireyleri ödüllendirir. Başka bir ifadeyle doğa, uzun yaşamı değil; başarılı nesil bırakmayı önemser.
İşte oyunun kırıldığı yer tam da burasıdır.
Doğal seçilim, bireyin özellikle üreme yaşına kadar hayatta kalmasını destekleyen özellikleri güçlü biçimde seçer. Ancak üreme tamamlandıktan sonra ortaya çıkan zararların büyük bölümü evrim açısından çok daha zayıf bir baskı altındadır. Çünkü genler görevlerini büyük ölçüde yerine getirmiştir. Bir gen sizi yirmili yaşlarınızda daha güçlü, daha dayanıklı ve daha üretken yapıyorsa ama bunun bedeli altmış yaşından sonra kalp hastalığı riskini artırmaksa, evrim açısından bu gen yine de başarılı olabilir.
Biyolog George C. Williams'ın ortaya koyduğu antagonistik pleiotropi fikri tam olarak bunu anlatır. Aynı gen hem fayda hem zarar sağlayabilir. Gençlikte kazandırdığı avantaj, yaşlılıktaki zararından daha önemliyse, doğal seçilim o geni nesiller boyunca koruyabilir.
Aslında insan bedeni bir otomobil gibidir. Bir yarış otomobili tasarlıyorsanız önceliğiniz milyon kilometre dayanması değildir; yarışı kazanmasıdır. Evrim de bedeni sonsuza kadar çalışacak şekilde değil, kritik dönemde başarılı olacak şekilde şekillendirir.
Bir başka güçlü açıklama ise biyolog Thomas Kirkwood'un geliştirdiği Harcanabilir Beden (Disposable Soma) teorisidir. Bu teoriye göre canlıların enerji bütçesi sınırlıdır. Aynı enerji hem üremeye hem de bedenin sürekli onarımına ayrılamaz. Eğer tüm enerjinizi hücre tamirine harcarsanız üreyemezsiniz. Eğer tamamını üremeye harcarsanız bedeniniz hızla yıpranır. Evrim bu iki uç arasında bir denge kurmuştur.
Kulağa cimri bir muhasebeci hesabı gibi geliyor olabilir ama doğa gerçekten böyle çalışıyor. Vücudumuz her gün milyonlarca DNA hasarını onarıyor. Proteinleri yeniliyor, hücreleri temizliyor, bağışıklık sistemini çalıştırıyor. Bunların tamamı enerji gerektiriyor. Kusursuz bakım ise neredeyse sınırsız enerji isterdi. Böyle bir lüks hiçbir canlıda yok.
Yaşlanmanın görünen yüzü kırışıklıklardır. Görünmeyen yüzü ise hücrelerimizin içinde yaşanır.
Hücrelerimiz sonsuza kadar bölünemez. Bunun önemli nedenlerinden biri telomerlerdir. Kromozomlarımızın uçlarında bulunan bu koruyucu yapılar, her hücre bölünmesinde biraz daha kısalır. Belirli bir sınırın altına indiklerinde hücre artık bölünmeyi durdurur ya da kontrollü biçimde işlevini kaybeder. Bu mekanizma kanser riskini azaltmada önemli bir rol oynasa da zamanla dokuların yenilenmesini de sınırlar.
Elbette yaşlanmayı yalnızca telomerlerle açıklamak doğru olmaz. Çünkü biyoloji tek nedenli hikâyeleri sevmez.
Her gün nefes alıyoruz. Bu harika bir haber. Aynı zamanda kötü bir haber. Çünkü oksijen kullanımı sırasında hücrelerde reaktif oksijen türleri oluşur. Bunlar DNA'ya, proteinlere ve hücresel yapılara zarar verebilir. Vücudumuz antioksidan sistemlerle bu hasarın büyük kısmını onarır ama kusursuz değildir. Küçük hasarlar yıllar içinde birikerek yaşlanmanın önemli parçalarından birini oluşturur.
Mitokondriler de bu hikâyenin başrol oyuncularındandır. Hücrenin enerji santralleri olan mitokondriler zamanla verim kaybedebilir. Enerji üretimi azalırken hasar artabilir. Sonuçta kaslar güçsüzleşir, organlar eskisi kadar verimli çalışmaz ve iyileşme süreçleri yavaşlar.
Bütün bunları okuyunca insanın aklına şu soru geliyor: Madem yaşlanmak bu kadar sorunlu, neden bazı canlılar bunu neredeyse yaşamıyor?
İşte burada doğa yine şaşırtıyor.
Tatlı sularda yaşayan hidralar uygun koşullarda biyolojik olarak ihmal edilebilir düzeyde yaşlanma gösterebilir. Bazı denizanaları yaşam döngülerini tersine çevirebilir. Çıplak kör fareler, boyutlarına göre olağanüstü uzun yaşar ve birçok kansere karşı dikkat çekici direnç sergiler. Grönland köpekbalıklarının ise birkaç yüzyıl yaşayabildiği düşünülmektedir.
Fakat bu örnekler, ölümsüzlüğün mümkün olduğunu değil; farklı çevresel baskıların farklı çözümler üretebildiğini gösterir. Her canlı kendi ekolojik koşullarının ürünüdür. Bir çözüm her tür için geçerli değildir.
İnsan da bu açıdan ilginçtir. Türümüzün ortalama yaşam süresi son birkaç yüzyılda dramatik biçimde arttı. Bunun nedeni evrimsel olarak aniden değişmemiz değil; temiz suya erişim, aşılar, antibiyotikler, daha iyi beslenme, hijyen ve modern tıptır. Eskiden insanların büyük kısmı yaşlılıktan değil; enfeksiyonlardan, doğum komplikasyonlarından veya çocukluk hastalıklarından ölüyordu. Bugün bunların önemli bölümü kontrol altına alınabildiği için yaşlanmanın etkilerini daha görünür biçimde yaşıyoruz.
Peki yaşlanmayı tamamen durdurabilir miyiz?
Bilim bu konuda son derece heyecan verici gelişmeler yaşıyor. Hücresel yeniden programlama, senesent hücrelerin temizlenmesi, kök hücre tedavileri, gen düzenleme teknikleri ve metabolik yolları hedefleyen çalışmalar yaşlanmayı yavaşlatabilecek potansiyeller taşıyor. Ancak bugün için hiçbir yöntem insanlarda güvenli ve kesin biçimde yaşlanmayı durdurmuş değildir. Bilim insanları umut verici sonuçlar elde etse de "ölümsüzlük bulundu" başlıkları bilimden çok kurgu dünyasına aittir.
Belki de asıl ilginç olan şudur: İnsanlık binlerce yıldır ölümsüzlüğü arıyor ama yaşamın anlamını büyük ölçüde onun sınırlı olmasına borçlu olabilir. Eğer önümüzde sonsuz zaman olsaydı, bugün ertelediğimiz şeyleri yine erteler miydik? Belki de zamanın değerini bize öğreten şey, onun bitiyor olmasıdır.
Evrim bizi cezalandırmak için yaşlandırmadı. Bize karşı kişisel bir planı da yoktu. Yaşlanma; enerji ekonomisinin, doğal seçilimin, genetik ödünleşmelerin ve milyarlarca yıllık biyolojik tarihin ortak sonucudur. Kusursuz olmadığımız için değil, doğanın kusursuzluk diye bir hedefi olmadığı için yaşlanıyoruz.
Sonuç olarak insan neden yaşlanıyor sorusunun tek cümlelik bir cevabı yok. Yaşlanma, DNA hasarından telomer kısalmasına, mitokondriyal değişimlerden bağışıklık sistemindeki dönüşümlere kadar birçok mekanizmanın birleşimidir. Fakat bu mekanizmaların arkasındaki büyük resim evrimdir. Doğal seçilim bizi sonsuza kadar yaşayacak makineler olarak değil, genlerini gelecek kuşaklara aktarabilecek canlılar olarak şekillendirdi. Bu kulağa romantik gelmeyebilir ama bilim çoğu zaman romantizmden daha ilginçtir. Çünkü gerçek, hayal gücünün kurduğu hikâyelerden çok daha şaşırtıcı olabilir.