İnsanlık tarihinin en büyük yanılgısı yanlış cevapların peşinden gitmek değil, yanlış sorulara gereğinden fazla güvenmektir. İlk bakışta kulağa biraz iddialı geliyor, farkındayım. Ama şunu itiraf etmeliyim, bu cümleyi ilk yazarken ben de duraksadım, geri döndüm, birkaç kez sildim. Çünkü böyle şeyler söylemek kolaydır, asıl zor olan buna gerçekten inanmaktır. Durup düşündüğünüzde ise cümlenin o kadar da abartılı olmadığını fark ediyorsunuz. Bazı soruları öylesine uzun zamandır soruyoruz ki artık onların doğru soru olduğundan bile şüphe etmiyoruz.
Mesela şu meşhur soru. Evren nasıl başladı? Asıl sorun tam burada başlıyor olabilir. Bu soruyu sorarken, farkında olmadan, evrenin mutlaka bir başlangıcı olduğunu peşinen kabul etmiş oluyoruz. Oysa ya başlangıç dediğimiz şey yalnızca bizim düşünme biçimimizin bir ürünüyse? Ya evren için gerçekten bir "ilk an" hiç olmadıysa?
Kulağa çılgınca geliyor, biliyorum. Ama bilim tarihi de zaten kulağa çılgınca gelen fikirlerin çöplüğü değil, doğumhanesi oldu. Bir zamanlar Dünya'nın kendi ekseni etrafında döndüğünü söylemek insanın başını derde sokuyordu. Bugün bunu ilkokul çocukları öğreniyor. Kim bilir, birkaç yüz yıl sonra torunlarımız bizim "Evren nasıl başladı?" tartışmalarımızı okuyup hafifçe gülümseyecek. "Buna mı takılmışlar?" diyecekler. Bilim tarihi böyle küçük mahcubiyetlerle dolu ve bu mahcubiyetlerin her biri aslında bir ilerlemenin işareti.
İnsan beyni başlangıçları sever. Çünkü hayatımızın neredeyse tamamı öyle ilerler. Sabah olur, gün başlar. Akşam olur, biter. Bir kitap ilk sayfasıyla açılır. Hatta çayın bile demlenmeye başladığı bir an vardır ve inanın, o anı kaçırmak insanı gerçekten üzer. Hayatımız bu kadar başlangıç ve sonla çevriliyken evreni de aynı kalıba sokmaya çalışmamız şaşırtıcı değil. Fakat doğa, bizim alışkanlıklarımızı pek umursamıyor.
Zaten bunu daha önce defalarca yaptı. Dünya dümdüz görünüyordu ama değildi. Güneş gökyüzünde hareket ediyor gibiydi ama hem Dünya kendi ekseni etrafında hem de Güneş çevresinde dolaşıyordu, hareket bizden geliyordu. Uzun yıllar boyunca zamanın herkes için aynı hızda aktığını sandık, sonra görelilik teorisiyle bunun da doğru olmadığını öğrendik. Evren sanki sürekli bize "Emin misiniz?" diye soruyor. Açıkçası bazen bizimle hafif dalga geçtiğini bile düşünüyorum.
İnsan zihni, milyonlarca yıl boyunca hayatta kalabilmek için şekillendi. Duyduğu bir sesi saniyeler içinde yorumlaması gerekiyordu. Rüzgâr mıydı, yoksa yaklaşan bir tehlike mi? Emin olmak için uzun uzun düşünme lüksü yoktu. Bu yüzden beynimiz her şeyin bir nedeni, bir başlangıcı ve bir açıklaması olmasını ister. Belirsizlikten hoşlanmaz. Hatta bazen yanlış bir açıklamayı, hiçbir açıklama olmamasına tercih eder. Bu bilişsel eğilim evrimsel psikoloji literatüründe iyi belgelenmiş. Ama bunu okumak başkadır, kendi zihninde fark etmek başka.
Bugün evrene baktığımızda yaptığımız şey tam olarak budur. Doğanın bize söylediğini değil, kendi alışkanlıklarımızı görüyoruz. Çünkü insan zihni düzen kurmayı sever. Dağınık bir masaya iki dakika bakınca toparlamak isteyen biriyseniz, ki ben öyle biri değilim ve masam genelde düzensiz oluyor, evrenin düzensiz veya başlangıçsız olabileceği fikrine alışmak kolay değil.
İşte tam bu noktada Büyük Patlama devreye giriyor. Toplumda yaygın olan düşünceye göre Büyük Patlama, evrenin doğduğu andır. Sanki sonsuz bir boşlukta dev bir patlama olmuş, yıldızlar ve galaksiler de etrafa saçılmış gibi anlatılır. Hollywood böyle anlatsa muhtemelen gişe rekoru kırardı. Ama fizikçiler biraz daha temkinlidir.
Aslında Büyük Patlama modeli, evrenin son derece sıcak ve yoğun bir hâlden itibaren genişlemeye başladığını açıklar. Galaksilerin neden birbirinden uzaklaştığını açıklar. Evrenin her yönünden gelen ve ilk plazmadan kalma bir "kalıntı ışıma" olan kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunu açıklar. Helyum ve lityum gibi hafif elementlerin neden bugünkü oranlarda bulunduğunu açıklar. Kısacası model, gözlemsel verilerle son derece iyi örtüşmektedir. Fakat burada çoğu zaman gözden kaçan önemli bir ayrıntı var.
Büyük Patlama modeli, evren neden var sorusuna cevap vermez. Daha da önemlisi, mutlak ilk an gerçekten var mıydı sorusuna da kesin bir yanıt sunmaz. Bu iki soru çoğu zaman birbirine karıştırılır. Genişlemenin başlangıcı ile her şeyin mutlak başlangıcı aynı şey olmak zorunda değildir. Aradaki fark küçük gibi görünür ama aslında bütün tartışmanın merkezinde durur. Bunu anlatan fizikçileri ilk okuduğumda "Aa, bu farklı şeyler mi?" diye gerçekten şaşırmıştım. Muhtemelen yalnız değilimdir.
İş daha da ilginçleşiyor. Stephen Hawking ve James Hartle'ın 1983'te öne sürdüğü "sınır koşulu yok" modeli gibi bazı kuantum kozmoloji yaklaşımları, zamanın Büyük Patlama ile birlikte ortaya çıkmış olabileceğini öne sürüyor. Eğer öyleyse, "Büyük Patlama'dan önce ne vardı?" sorusu anlamını kaybedebilir. Çünkü "önce" diyebilmek için zamanın akıyor olması gerekir. Zaman yoksa önce de yoktur. Bu fikir ilk duyulduğunda zihin itiraz ediyor. Benimki de etmişti ve dürüst olmak gerekirse, hâlâ tam olarak sindirdiğimi söyleyemem.
Çünkü zamanı hep görünmez bir nehir gibi düşündük. Geçmiş arkamızda kaldı, gelecek önümüzde bizi bekliyor sandık. Oysa zaman, evrenin en temel yapı taşı olmayabilir. Fizikçi Julian Barbour gibi bazı düşünürler bunun çok daha radikal bir versiyonunu öne sürmüştür, zamanın aslında hiç var olmadığını, yalnızca değişimin yarattığı bir illüzyon olduğunu. Bu fikir beni hem büyülüyor hem de hafifçe rahatsız ediyor. Sanırım bu ikisinin bir arada hissedilmesi, fikrin doğru yerde dokunduğunun işareti.
Biz insanlar sonsuzluğu da pek beceremiyoruz. Sonsuz geçmiş fikri rahatsız ediyor. Mutlak başlangıç fikri de rahatsız ediyor. Hangisini düşünsek zihnimiz bir yerde durup "Tamam, buraya kadar." diyor. Sorun evrende değildir, yalnızca evreni anlamaya çalışan beynimizin kapasitesiyle ilgilidir. Sonuçta aynı beyin bazen mutfağa neden gittiğini de unutuyor. O yüzden biraz alçakgönüllü olmakta fayda var.
Üstelik gökyüzüne baktığımızda bile aslında bugünü görmüyoruz. Işığın bize ulaşması zaman aldığı için, uzak galaksilere baktığımızda onların milyonlarca, hatta milyarlarca yıl önceki hâllerini görüyoruz. James Webb Uzay Teleskobu'nun son görüntülerinden bazıları, evrenin yalnızca birkaç yüz milyon yaşındayken oluşmuş galaksileri gösteriyor. Bir anlamda bütün astronomlar geçmişi izliyor. Elimizdeki en gelişmiş araçlar bile "bugünü" değil, evrenin eski fotoğraflarını gösteriyor.
Başlangıç dediğimiz şey yalnızca görebildiğimiz kısmın başlangıcı olabilir. Perde biz salona girmeden çok önce açılmış olabilir. Hikâyenin ilk bölümlerini kaçırdık ve şimdi ortasından izlemeye çalışıyoruz. Böyle düşününce, evren biraz gizemli olduğu kadar mütevazı olmayı da öğretiyor insana. Ve bu mütevazılığın kendisi de bir tür bilgi.
Bilim tarihi bize güzel bir ders veriyor. Atom bölünemez sanılıyordu, bölündü. Evren sabit sanılıyordu, 1929'da Edwin Hubble'ın galaksilerin birbirinden uzaklaştığını göstermesiyle bu da değişti. Her büyük cevap, yanında daha büyük sorular getirdi. Yarın bugünkü düşüncelerimizin bir kısmı değişecek. Ya da değişmeyecek. Ama bilim zaten bunun için var, fikirleri kutsamak için değil, onları sürekli sınamak için.
Bu yüzden bilimin en güçlü cümlesi bazen "Evet, bunu biliyoruz." değildir. Çoğu zaman en güçlü cümle, "Bunu henüz bilmiyoruz." cümlesidir. Çünkü gerçek merak tam da burada başlar. Cevabı olmayan bir soruyla yatıp kalkmak, bir süre sonra o sorunun içinde yaşamak gibi bir şey. Rahatsız edici ama aynı zamanda hayret verici.
Evren gerçekten başlangıçsızdır. Ya da bir başlangıcı vardır ama bizim kullandığımız kavramlar onu anlamaya henüz yetmiyordur. Hatta "başlangıç" dediğimiz fikir, evrene değil, insan zihnine ait olabilir. Kesin bir cevap bilmiyoruz. Ama en doğru yerde duruyor olabiliriz. Çünkü bazen ilerlemeyi sağlayan şey yeni bir cevap bulmak değil, yıllardır doğru sandığımız soruya yeniden bakma cesaretidir.
Kim bilir...
Evrenin en büyük sırrı nasıl başladığı değildir. Asıl sır, bizim neden her şeyin mutlaka bir başlangıcı olması gerektiğine bu kadar güçlü biçimde inandığımızdır. Ve bu soruyu sorabilmek, cevabını bilmeden yine de sormaya devam edebilmek, en insani şeylerden biridir.