YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA İNSANIN İNSAN KALMASI'NA DAİR
Raif Medetoğlu
Sevgili dostlar teknoloji insanın elindeki imkânı büyütebilir; fakat insanın niçin var olduğunu söyleyemez. Asıl mesele, yapay zekânın ne kadar akıllı olacağı değil, insanın sahip olduğu aklı hangi istikamette kullanacağıdır.
İnsanlık, tarihinin belki de en büyük teknolojik dönüşümlerinden birinin içinden geçiyor. Yapay zekâ artık yalnızca hesap yapan, veri işleyen veya kendisine verilen komutları yerine getiren bir araç olmaktan çıkıyor. Yazıyor, resim üretiyor, teşhis süreçlerine yardımcı oluyor, hukukî metinleri analiz ediyor, eğitim veriyor, bilimsel araştırmalara katkı sağlıyor ve insanın zihinsel emeğinin önemli bir bölümünü yeniden şekillendiriyor.
Bu gelişmeler karşısında insanlığın önünde iki ayrı yol beliriyor.
Birincisi, teknolojiyi insanın yerine koyan yol.
İkincisi ise teknolojiyi insanın varlık sebebine hizmet eden bir vasıta olarak gören yol.
Kanaatimce asıl tartışmamız gereken mesele budur.
Çünkü yapay zekâ çağında en büyük tehlike, makinelerin insanlaşması değil; insanın makineleşmesidir.
İnsan, sadece düşünen ve üreten bir varlık değildir
Modern çağ insana büyük imkânlar kazandırdı. Fakat aynı zamanda insanı çoğu zaman üretim, tüketim, performans, rekabet ve ölçülebilir başarı üzerinden tanımlamaya başladı.
İnsanın değeri ne kadar kazandığıyla, ne kadar ürettiğiyle, kaç kişiye ulaştığıyla, kaç takipçisinin bulunduğuyla veya ne kadar güçlü bir teknolojiye sahip olduğuyla ölçülmeye başlandı.
İşte burada büyük bir yanılgı ortaya çıkıyor:
İnsan, ürettiğinden daha değerlidir.
Çünkü insan yalnızca ekonomik bir unsur değildir.
İnsan vicdandır.
İnsan merhamettir.
İnsan emanettir.
İnsan sorumluluktur.
İnsan anlam arayışıdır.
İnsan, kendisini aşan bir hakikatin peşinde koşabilen bir varlıktır.
Kur’an insanı yalnızca biyolojik bir canlı olarak tarif etmez. Ona yeryüzünde bir sorumluluk yükler:
“Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”
(Bakara, 2/30)
Bu ifade, insanın yeryüzündeki varlığını sınırsız bir hâkimiyet olarak değil, sorumluluk ve emanet perspektifinden okumamızı gerektirir.
Dolayısıyla Kur’an'ın medeniyet tasavvurunda teknoloji amaç değildir.
İktidar amaç değildir.
Servet amaç değildir.
Bilgi dahi tek başına amaç değildir.
Bütün bunlar insanın hakikate, adalete, merhamete ve hayra yönelmesine hizmet ettiği ölçüde anlam kazanır.
Teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olmalıdır
Yapay zekâ bize çok önemli bir imkân sunuyor.
İnsanlığın biriktirdiği muazzam bilgiye daha hızlı ulaşmak, karmaşık problemleri daha kısa sürede çözmek, hastalıklarla mücadelede yeni yöntemler geliştirmek, eğitimi yaygınlaştırmak, üretimi verimli hâle getirmek ve dünyanın farklı bölgelerindeki insanların birbirleriyle daha kolay iletişim kurmasını sağlamak…
Bütün bunlar insanlık için büyük nimetlerdir.
Ancak bir teknolojinin güçlü olması, onun otomatik olarak hayırlı olduğu anlamına gelmez.
Aynı teknoloji adalet için de kullanılabilir, zulüm için de.
Bilgi insanlığı aydınlatabilir; fakat yanlış ellerde manipülasyona dönüşebilir.
Yapay zekâ eğitimi demokratikleştirebilir; fakat insanı düşünmekten tamamen uzaklaştırırsa zihinsel tembelliği de büyütebilir.
Teknoloji insanın işini kolaylaştırabilir; fakat insanı kendi vicdanından ve sorumluluğundan uzaklaştırırsa kolaylık, zamanla bir yabancılaşmaya dönüşebilir.
Bu nedenle geleceğin temel sorusu:
“Yapay zekâ neler yapabilecek?”
olmamalıdır.
Asıl soru:
“İnsan, yapay zekâ ile neler yapmayı seçmelidir?”
olmalıdır.
Maddeci yanılgı: İnsanı maddesine indirgemek
Çağımızın en büyük problemlerinden biri, insanı yalnızca maddî varlığı üzerinden açıklama eğilimidir.
İnsan bedendir.
Beyindir.
Sinir sistemidir.
Veridir.
Davranış kalıplarıdır.
Tüketim alışkanlıklarıdır.
Genetik kodudur.
Bütün bunlar insan hakkında bize önemli bilgiler verebilir.
Fakat insanı bütünüyle açıklamaz.
Çünkü insanın “Ben kimim?”, “Niçin varım?”, “İyi nedir?”, “Adalet nedir?”, “Ölümden sonra ne olacak?”, “Bir başkasının acısı beni neden ilgilendiriyor?” gibi sorular sorması, onu salt maddî mekanizmaların ötesinde anlamlandırmamızı gerektirir.
Maddeyi tek gerçeklik kabul eden anlayış, insanın mana boyutunu ihmal ettiğinde büyük bir boşluk doğar.
Çünkü insanın eline daha fazla güç verirken, o gücü hangi amaç uğruna kullanacağını söylemekte yetersiz kalabilir.
İşte yapay zekâ çağında bu boşluk daha da tehlikeli hâle gelebilir.
Çünkü insanın elindeki güç tarihte hiç olmadığı kadar büyürken, ahlakî olgunluğu aynı hızla büyümeyebilir.
Bir insanın eline çok güçlü bir teknoloji verip ona “Bunu niçin kullanmalısın?” sorusunun cevabını vermemek, medeniyet açısından ciddi bir risk oluşturur.
Kur’an’ın uyarısı tam da burada önem kazanır:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”
(Kıyâme, 75/36)
İnsan başıboş değildir.
Bilgi başıboş değildir.
Güç başıboş değildir.
Teknoloji de başıboş değildir.
Her imkân beraberinde bir sorumluluk getirir.
Kur’an'ın medeniyet anlayışında insanın merkezinde emanet vardır
Kur’an’ın insan tasavvurunun merkezinde yalnızca “hak” değil, aynı zamanda sorumluluk vardır.
“Emanet” kavramı bu açıdan son derece önemlidir.
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Bugün yapay zekâ çağında bu ayeti yalnızca bireysel hayat açısından değil, medeniyet perspektifinden de düşünmek zorundayız.
Bize verilen bilgi bir emanettir.
Bilim bir emanettir.
Teknoloji bir emanettir.
İktidar bir emanettir.
Servet bir emanettir.
İnsan hayatı bir emanettir.
Hatta geleceğin nesilleri bile bize emanettir.
Öyleyse teknoloji üretirken yalnızca “Yapabiliyor muyuz?” diye sormak yeterli değildir.
Şunu da sormalıyız:
“Yaptığımız şey adil mi?”
“İnsana faydalı mı?”
“İnsanın onurunu koruyor mu?”
“Gelecek nesillere nasıl bir dünya bırakıyor?”
“İnsanı özgürleştiriyor mu, yoksa bağımlı hâle mi getiriyor?”
İşte teknoloji ile medeniyet arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Teknoloji bize güç verir.
Medeniyet ise o gücün istikametini belirler.
İnsanın üstünlüğü, makineden daha fazla hesap yapmasında değildir
Yapay zekânın bazı alanlarda insandan daha hızlı ve daha doğru sonuçlar vermesi şaşırtıcı değildir.
Makinenin gücü hesaplama kapasitesidir.
İnsanın gücü ise yalnızca hesaplamak değildir.
İnsan anlam verir.
İnsan değer üretir.
İnsan merhamet eder.
İnsan fedakârlık yapar.
İnsan “başkasının hakkı” diyebilir.
İnsan kendisine zarar verecek olsa bile doğru olanı seçebilir.
İnsan bir yetimi korumak için kendi konforundan vazgeçebilir.
İnsan haksızlık karşısında “hayır” diyebilir.
İnsan kendisini aşan bir hakikat uğruna hayatını ortaya koyabilir.
Dolayısıyla insanın gelecekteki değeri, makinelerden daha fazla veri bilmesinde değil; bildiği bilgiyi hikmetle kullanmasında olacaktır.
Kur’an'ın şu duası bu açıdan son derece anlamlıdır:
“Rabbim! İlmimi artır.”
(Tâhâ, 20/114)
Dikkat edelim: İstenen yalnızca bilgi değildir; bilgiye yön veren bir kulluk ve hakikat bilincidir.
Çünkü bilgi çoğaldıkça hikmet otomatik olarak çoğalmaz.
İnsanın asıl ihtiyacı, bilgi ile hikmeti birbirinden ayırmamaktır.
“Faydalı insan” idealini yeniden hatırlamak
Peygamber (sav)Efendimizin şu sözü, yapay zekâ çağında belki de hiç olmadığı kadar anlamlıdır:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”
Bu anlayış, modern dünyanın başarı ölçülerini yeniden düşünmemizi sağlar.
En çok kazanan mı daha değerlidir?
En çok tanınan mı?
En güçlü teknolojiye sahip olan mı?
En fazla takipçisi bulunan mı?
Yoksa sahip olduğu imkânı insanlığın hayrına dönüştürebilen mi?
İslam'ın medeniyet anlayışı açısından cevap açıktır:
Değer, imkânın büyüklüğünde değil; imkânın hayra dönüştürülmesindedir.
Yapay zekâ geliştiren bir bilim insanı, onu insanlığın hayatını kolaylaştırmak için kullanıyorsa büyük bir hizmet ortaya koyabilir.
Bir öğretmen yapay zekâdan yararlanarak dezavantajlı çocuklara daha iyi eğitim ulaştırabiliyorsa teknoloji bir rahmete dönüşebilir.
Bir doktor yapay zekâ sayesinde daha erken teşhis koyabiliyorsa teknoloji insan hayatına hizmet etmiş olur.
Bir çiftçi teknolojiden yararlanarak daha az suyla daha fazla ürün yetiştiriyorsa bu da medeniyetin bir parçasıdır.
Ama teknoloji insanı sömürmek, kandırmak, bağımlı hâle getirmek, mahremiyetini yok etmek veya savaşları daha yıkıcı hâle getirmek için kullanılıyorsa mesele artık teknolojik başarı değil, ahlakî başarısızlıktır.
İnsan kalmak, geçmişte kalmak değildir
İnsanlığın teknoloji karşısında korkuya kapılması da doğru değildir.
İslam, insanı bilginin ve keşfin karşısına koyan bir anlayış değildir.
Aksine Kur’an insanı düşünmeye, araştırmaya, ibret almaya ve kâinat üzerinde tefekkür etmeye çağırır.
Dolayısıyla mesele teknolojiye karşı çıkmak değildir.
Mesele, teknolojinin yönünü insanlığın ahlakî ve manevî hedefleriyle buluşturmaktır.
İnsan geleceğe dönük olmalıdır.
Ama geleceğe giderken kendisini kaybetmemelidir.
Çünkü medeniyet, yalnızca gökdelenler ve algoritmalar inşa etmek değildir.
Medeniyet aynı zamanda vicdan inşa etmektir.
Adalet inşa etmektir.
Güven inşa etmektir.
Aileyi korumaktır.
Çocuğun geleceğini düşünmektir.
Yaşlıya hürmet etmektir.
Mazlumun yanında durmaktır.
Tabiatı korumaktır.
İnsanın onurunu muhafaza etmektir.
Yapay zekâ çağının en önemli sorusu
Belki de önümüzdeki yıllarda eğitim sistemlerinin, üniversitelerin, devletlerin ve bütün insanlığın cevaplaması gereken en önemli soru şudur:
Çocuklarımıza yalnızca yapay zekâyı nasıl kullanacaklarını mı öğreteceğiz, yoksa yapay zekâyı hangi ahlakî ölçüler içerisinde kullanmaları gerektiğini de öğretecek miyiz?
Çünkü geleceğin insanı çok daha fazla bilgiye sahip olabilir.
Ama daha fazla bilgi, daha fazla insanlık anlamına gelmez.
Çok daha hızlı düşünebilir.
Ama doğru düşünmeyebilir.
Çok daha fazla üretebilir.
Ama neyin üretilmeye değer olduğunu bilemeyebilir.
Daha uzun yaşayabilir.
Ama hayatın anlamını kaybedebilir.
İşte bu nedenle geleceğin eğitimi yalnızca STEM, kodlama ve yapay zekâ eğitimi olmamalıdır.
Bunların yanında ahlak, hikmet, vicdan, estetik, merhamet, sorumluluk ve anlam eğitimi de verilmelidir.
Çünkü geleceğin insanını yalnızca teknolojiye hâkim kılmak yetmez.
Onu kendi nefsine, hırsına ve gücüne hâkim kılmak gerekir.
Son söz: Teknolojinin geleceği değil, insanın istikameti
Yapay zekâ insanlığın kaderini tek başına belirlemeyecek.
Asıl belirleyici olan, insanın kendi iradesidir.
Teknoloji bize daha büyük bir güç verecek.
Fakat büyük güç, büyük sorumluluk da getirecek.
Bu nedenle önümüzdeki çağın en büyük mücadelesi insan ile makine arasında değil, insanın kendi içindeki madde ile mana arasındaki mücadele olacaktır.
Eğer insan yalnızca maddeden ibaret olduğuna inanırsa, sahip olduğu her yeni gücü daha fazla tüketmek, daha fazla kazanmak ve daha fazla hâkim olmak için kullanabilir.
Fakat insan kendisini bir emanet taşıyıcısı olarak görürse, teknolojiyi başka türlü kullanacaktır.
Bilgiyi hikmete dönüştürmek için…
Gücü adalete dönüştürmek için…
Zenginliği paylaşmaya dönüştürmek için…
Teknolojiyi insanlığın hizmetine sunmak için…
Çünkü mesele, yapay zekânın insan kadar akıllı olup olmayacağı değildir.
Mesele, insanın sahip olduğu aklı insanlık lehine kullanıp kullanamayacağıdır.
Kur’an'ın çizdiği medeniyet ufkunda insan, yeryüzünde başıboş bırakılmış bir tüketici değildir.
O bir halifedir.
Bir emanetçidir.
Bir sorumluluk sahibidir.
Ve nihayetinde bir kuldur.
Bu sebeple yapay zekâ çağında insanlığın kendisine yeniden sorması gereken soru belki de şudur:
“Ben ne kadar akıllı bir makine yapabilirim?” değil;
“Elimdeki akıl, bilgi ve teknolojiyi insanlığın hayrına nasıl dönüştürebilirim?”
İşte insanın insan kalması, tam da bu sorunun cevabında saklıdır.
Çünkü geleceğin gerçek medeniyeti, makinelerin ne kadar akıllı olduğuyla değil, insanın sahip olduğu gücü ne kadar hikmetli, adil ve merhametli kullandığıyla ölçülecektir.
Ve belki de yapay zekâ çağında insanlığın en büyük ihtiyacı yeni bir teknoloji değil, eski fakat unutulmaya yüz tutmuş bir hakikati yeniden hatırlamaktır:
İnsan, sadece yaşamak için değil; iyilik yapmak, anlam üretmek, emaneti taşımak ve yeryüzünü daha yaşanabilir hâle getirmek için vardır.
Vesselam...