SOKAĞIN DİLİ BOZULURSA, TOPLUMUN RUHU YARALANIR
Raif Medetoğlu
Bir toplumun nereye doğru gittiğini anlamak için yalnızca iktisadi yükselişine, ürettiği teknolojiye, yollarına, yüksek ve modern binalara veya şehirlerine bakmak gerekmez.
Bazen bir toplumun geleceğini görmek için sokağa çıkmak yeterlidir.
Çocukların nasıl konuştuğuna, gençlerin birbirleriyle nasıl şakalaştığına, insanların birbirine nasıl hitap ettiğine, büyüklere nasıl davrandığına, mahremiyet ve haya duygusunun ne ölçüde korunduğuna bakmak…
Çünkü bir toplumun dili, o toplumun ruhunun aynasıdır.
Bugün Türkiye'nin ciddi fakat yeterince konuşulmayan meselelerinden biri de dil ve üslup yozlaşmasıdır.
Sokak dili sertleşiyor.
Sohbet dili kabalaşıyor.
Küfür ve hakaret sıradanlaşıyor.
Saygı sınırları giderek aşınıyor.
Daha da düşündürücü olanı ise, bazı çevrelerde bunun bir “şaka kültürü” haline gelmesidir.
Bugün 13-15 yaşındaki çocukların birbirlerine ağır küfürlerle hitap ederek gülmesi, üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir toplumsal alarmdır.
Çünkü çocuk yalnızca kelimeyi öğrenmez.
O kelimenin arkasındaki davranış biçimini de öğrenir.
KÜFÜR SADECE BİR KELİME DEĞİLDİR
“Küfür etti, ne olacak?” diyerek geçiştiremeyiz.
Çünkü dil, insanın iç dünyasının dışarıya yansıyan tarafıdır.
İnsan neyi sürekli tekrar ederse, zamanla onu normalleştirmeye başlar.
Başlangıçta şaka olarak söylenen bir söz, zamanla iletişim biçimine dönüşür.
İletişim biçimi davranışları etkiler.
Davranışlar alışkanlıklara, alışkanlıklar ise karaktere dönüşür.
Bu nedenle mesele birkaç kötü kelimeden ibaret değildir.
Mesele; saygının, mahremiyetin, nezaketin ve insan onurunun gündelik hayattan çekilmesidir.
Bir çocuğun arkadaşına küfür ederek gülmesi yalnızca o çocuğun problemi değildir.
Bu, ailenin de problemidir.
Okulun da problemidir.
Sosyal çevrenin de problemidir.
Medyanın ve dijital dünyanın da problemidir.
Ve nihayetinde toplumun ortak problemidir.
BU NOKTAYA NASIL GELDİK?
Çocuklarımızı suçlayarak bu meseleyi çözemeyiz.
Çünkü çocuk, büyük ölçüde gördüğünü taklit eder.
Evde anne-babanın birbirine hitabı çocuğun diline yansır.
Sokakta duyduğu sözler hafızasına yerleşir.
Arkadaş grubunda kabul görmek için grubun dilini benimser.
Sosyal medyada takip ettiği kişilerin üslubunu taklit eder.
Dizilerden, videolardan, çevrim içi oyunlardan ve dijital topluluklardan etkilenir.
Bir süre sonra çocuk:
“Ben böyle konuşuyorum çünkü herkes böyle konuşuyor.”
demeye başlar.
İşte asıl tehlike burada başlar.
Yanlış olanın yanlış olduğunun unutulması…
Kötü sözün ayıp olmaktan çıkıp eğlenceye dönüşmesi…
Kabalaşmanın samimiyet, hakaretin mizah, küfrün arkadaşlık göstergesi zannedilmesi…
Bir toplum için bundan daha ciddi bir kültürel alarm olabilir mi?
SOSYAL MEDYA DÜŞMANIMIZ DEĞİL, AMA BİR SINAVDIR
Bugünün çocuğu yalnızca mahallesinden, okulundan veya ailesinden etkilenmiyor.
Dünyanın tamamı çocuğun cebindeki telefonun içinde.
YouTube, TikTok, Instagram, çevrim içi oyunlar, yayıncılar ve dijital topluluklar çocukların davranış kalıplarını doğrudan etkileyebiliyor.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmalıyız:
Teknoloji düşmanımız değildir.
Sosyal medya da tek başına kötülüğün kaynağı değildir.
Asıl mesele, çocuğun dijital dünyada neyle karşılaştığı ve karşılaştığı şey karşısında nasıl bir muhakeme geliştirebildiğidir.
Çocuğa sadece:
“Telefonu bırak.”
demek yetmez.
Çünkü telefonu elinden aldığınızda sorun geçici olarak ortadan kalkabilir.
Ama karakterini güçlendirdiğinizde çocuk, telefon elindeyken de kendisini koruyabilir.
İşte eğitim dediğimiz şey biraz da budur:
Çocuğu yalnızca dışarıdan kontrol etmek değil, içeriden güçlendirmek.
BİZİM KAYBETTİĞİMİZ ŞEY SADECE ÜSLUP DEĞİL, EDEPTİR
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en önemli kavramlardan biri edeptir.
Edep, sadece büyüklerin yanında nasıl konuşacağını bilmek değildir.
Edep;
kendinden küçüğe merhamet,
büyüğe hürmet,
arkadaşa sadakat,
yabancıya saygı,
farklı olana tahammül,
hata yapana anlayış,
konuşurken ölçü,
eleştirirken nezaket,
güç elindeyken adalet demektir.
Edep, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapabilmesidir.
İşte bu nedenle ahlak, yalnızca yasaklar listesi değildir.
Ahlak, insanın içinde oluşan bir vicdan mekanizmasıdır.
Çocuğa yalnızca:
“Küfür etme.”
demek yerine,
“Karşındaki insanın onurunu koru.”
diyebilmeliyiz.
Çünkü ahlak, yasaktan daha büyük bir şeydir.
GÜZEL SÖZ, GÜZEL AHLAKIN KAPISIDIR
Bizim medeniyetimiz insana yalnızca ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini de öğretmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de:
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler.”
(İsrâ, 17/53)
buyrulur.
Bu ayet, bugün yaşadığımız iletişim krizine karşı son derece güçlü bir ölçü sunmaktadır.
Sözün doğruluğu kadar söyleniş biçimi de önemlidir.
Çünkü doğru bir söz, yanlış bir üslupla söylendiğinde bile yaralayabilir.
Hz. Peygamber'in insan ilişkilerindeki temel ölçülerinden biri de insanların elinden ve dilinden emin olmasıdır.
Ne büyük bir ölçü…
İnsanların bizden emin olması.
Elimizden zarar gelmemesi.
Dilimizden zarar gelmemesi.
Bugün çocuklarımıza yeniden bunu öğretmek zorundayız.
Çünkü güçlü insan, istediğini söyleyen değil; söyleyebileceği halde dilini ölçebilen insandır.
ÇOCUKLARIMIZI YALNIZ BIRAKMAYALIM
Çocuklarımızı yalnızca okulun veya öğretmenin yetiştirmesini bekleyemeyiz.
Aynı şekilde bütün sorumluluğu aileye yükleyerek de bu meseleyi çözemeyiz.
Aile, okul, mahalle, sivil toplum, medya ve kamu kurumları aynı istikamette hareket etmelidir.
Öncelikle aileler kendi diline bakmalıdır.
Çocuklarımızdan beklediğimiz davranışı önce biz göstermeliyiz.
Okullarımızda iletişim ve nezaket kültürü güçlendirilmelidir.
Ahlak eğitimi yalnızca kitaplarda anlatılan bir konu olmaktan çıkarılmalı, okul hayatının bir parçası haline gelmelidir.
Aileler çocuklarının dijital dünyada kimleri izlediğini, kimleri örnek aldığını ve hangi içeriklerle karşılaştığını bilmelidir.
Gençlerin yalnızca eleştirilmesine değil, dinlenmesine de önem verilmelidir.
Çünkü anlaşılmayan genç, kendisini başka çevrelerde ifade etmeye çalışır.
Spor, sanat, kültür, kitap, gönüllülük ve sosyal sorumluluk faaliyetleri artırılmalıdır.
Çocuklarımızın yalnızca ekran arkadaşları değil, gerçek hayat arkadaşları da olmalıdır.
Ve en önemlisi…
Gençlerin karşısına sürekli nasihat eden değil, yaşantısıyla örnek olan insanlar çıkarılmalıdır.
Çünkü çocuklar çoğu zaman söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı öğrenir.
MAHALLE KÜLTÜRÜNÜ KAYBETMEYELİM
Bir zamanlar çocukların hayatında mahalle vardı.
Komşuluk vardı.
Büyüklerin sözü vardı.
Sokağın bir terbiyesi vardı.
Çocuk, yalnızca ailesinin değil, mahallenin de gözetimindeydi.
Bugün ise çocuklarımızın önemli bir bölümü fiziksel olarak evde, fakat zihinsel olarak dünyanın başka yerlerindedir.
Ekranların içinde büyüyorlar.
Bu nedenle mesele yalnızca ekran süresini azaltmak değildir.
Mesele, ekranın dışında yaşanabilir bir hayat kurabilmektir.
Spor alanları…
Kütüphaneler…
Gençlik merkezleri…
Sanat ve kültür faaliyetleri…
Gönüllülük çalışmaları…
Mahalle buluşmaları…
Çocukların ve gençlerin kendilerini değerli hissedecekleri sosyal alanlar…
Bunlar yalnızca sosyal faaliyet değildir.
Bunlar aynı zamanda ahlaki ve toplumsal yatırım alanlarıdır.
MİLLİ VE MANEVİ DEĞERLER GEÇMİŞE DÖNÜŞ DEĞİL, GELECEĞE TAŞINACAK MİRASIMIZDIR
Milli ve manevi değerlerden söz edildiğinde bunu geçmişe özlem olarak değerlendirenler olabilir.
Oysa mesele geçmişte yaşamak değildir.
Mesele, geçmişten geleceğe taşıyabileceğimiz ahlaki mirası yeniden üretmektir.
Dürüstlük…
Merhamet…
Adalet…
Haya…
Edep…
Vefa…
Komşuluk…
Kul hakkı…
Büyüğe saygı…
Küçüğe merhamet…
İnsanın onuruna hürmet…
Bunlar hangi çağda yaşarsak yaşayalım değerini kaybetmeyecek ilkelerdir.
Dünya değişebilir.
Teknoloji değişebilir.
Meslekler değişebilir.
İletişim biçimleri değişebilir.
Fakat insanın insana saygı duyma ihtiyacı değişmez.
YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA DAHA FAZLA AHLAKA İHTİYACIMIZ VAR
Bugün yapay zekânın, sosyal medyanın ve dijital teknolojilerin dünyayı hızla değiştirdiği bir dönemdeyiz.
Çocuklarımızın geleceğinde bugün bizim hayal bile edemediğimiz meslekler, araçlar ve teknolojiler olacak.
Onlara kodlama öğreteceğiz.
Yapay zekâyı kullanmayı öğreteceğiz.
Dünyayı tanımalarını sağlayacağız.
İyi eğitim almaları için çalışacağız.
Fakat bütün bunların yanında çok daha temel bir şeyi unutmamalıyız:
İnsan kalmayı öğretmek.
Çünkü teknoloji insana güç verir.
Ama o gücü nasıl kullanacağını teknoloji belirlemez.
Bunu ahlak belirler.
Yapay zekâ çok daha akıllı hale gelebilir.
Makineler çok daha hızlı düşünebilir.
Dijital dünya çok daha güçlü olabilir.
Ama insanın vicdanı zayıflarsa, teknolojik ilerleme tek başına medeniyet anlamına gelmez.
Bu nedenle teknoloji geliştikçe ahlaka olan ihtiyacımız azalmaz.
Tam tersine, artar.
ASIL SORU: NASIL BİR NESİL YETİŞTİRMEK İSTİYORUZ?
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Çocuklarımızı yalnızca sınavlara hazırlanan bireyler olarak mı yetiştireceğiz?
Yoksa bilgili olduğu kadar vicdanlı, başarılı olduğu kadar merhametli, güçlü olduğu kadar adaletli, özgür olduğu kadar sorumlu insanlar olarak mı yetiştireceğiz?
Çocuğumuz İngilizce konuşsun.
Kodlama öğrensin.
Yapay zekâyı kullansın.
Dünyayı tanısın.
İyi bir üniversite okusun.
İyi bir meslek sahibi olsun.
Elbette…
Bunların hepsi çok kıymetlidir.
Ama bütün bunların yanında insan kalmayı da öğrensin.
Çünkü insanlığını kaybetmiş bir neslin elindeki teknoloji, medeniyet üretmek yerine yıkımın aracına dönüşebilir.
BİR DİLİ DEĞİŞTİRMEK, BİR NESLİ DEĞİŞTİRMEKTİR
Bugün çocuklarımızın diline bakıp endişelenmek hakkımızdır.
Fakat sadece şikâyet etmek yetmez.
Çözüm üretmek zorundayız.
Çocuklarımızı suçlamak yerine anlamalıyız.
Aileleri suçlamak yerine güçlendirmeliyiz.
Öğretmeni yalnız bırakmamalıyız.
Gençleri dijital dünyanın insafına terk etmemeliyiz.
Ve en önemlisi, çocuklarımıza güzel sözün, güzel davranışın ve güzel ahlakın hâlâ mümkün olduğunu göstermeliyiz.
Unutmayalım:
Bir çocuğun diline yerleşen kelimeler, yarının toplumunun karakterine dönüşür.
Bugün çocuklarımızın dilini korursak, yarının toplumunu koruruz.
Bugün onlara edebi, merhameti, adaleti, saygıyı ve sorumluluğu öğretirsek, yarının Türkiye'sini daha güçlü inşa ederiz.
Çünkü mesele yalnızca küfür etmemek değildir.
Mesele;
güzel konuşmak,
güzel düşünmek,
güzel davranmak
ve güzel insan olmaktır.
Belki de bugün hep birlikte yeniden şu soruyu sormalıyız:
Çocuklarımızı nasıl bir dünyaya hazırlıyoruz ve onları o dünyaya hazırlarken nasıl insanlar olarak yetiştiriyoruz?
Bu sorunun cevabı, aslında Türkiye'nin geleceğinin de cevabıdır.
Çünkü sokağın dili değişmeden toplumun dili değişmez.
Toplumun dili değişmeden kültür değişmez.
Kültür değişmeden nesiller değişmez.
Öyleyse işe çocuklarımızdan önce kendi dilimizden başlayalım.
Çünkü bir nesle bırakabileceğimiz en kıymetli miras yalnızca servet, makam, diploma veya teknoloji değildir.
Güzel ahlaktır.
Ve güzel ahlak, insanlığın hiçbir çağda eskimeyecek en büyük sermayesidir.
Sokağın dilini düzeltmek, aslında toplumun ruhunu korumaktır.