DÜNDEN BUGÜNE
Raif Medetoğlu
Ümmetin Serencamı: Bağdat’tan Gazze’ye Değişmeyen Ders
Tarihin derinliklerinde yaşanan bazı hadiseler bize yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz; bugünün aynasını önümüze koyar geleceği şekillendirmeye yönelik bir fikir sunar.
1258 yılında Bağdat’ın Moğollar tarafından işgal edilmesi, İslam medeniyetinin hafızasında yalnızca bir şehrin düşüşü olarak değil, büyük bir medeniyet merkezinin kendi iç zaaflarıyla yüzleşmesinin acı bir sembolü olarak yer aldı.
Hülagu ile dönemin âlimi arasında geçtiği anlatılan ve tarihî kaynaklardaki mevsukiyeti ayrıca tartışılması gereken meşhur kıssa da bu bakımdan dikkat çekicidir. Kıssanın tarihî doğruluğundan ziyade verdiği mesaj önemlidir:
“Seni buraya bizim amellerimiz getirdi.”
Bu söz, insanı dışarıyı suçlamadan önce kendi içine bakmaya çağıran sarsıcı bir muhasebedir.
Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Bir toplumun kendi zaaflarını sorgulaması, zalimi aklamak anlamına gelmez.
Mazlumun günahını aramak, zalimin suçunu ortadan kaldırmaz.
Gazze'de yaşanan insanlık dramını yalnızca Müslümanların kendi hatalarıyla açıklamak ne ahlaken ne de tarihî gerçeklik bakımından yeterlidir. Bugün Birleşmiş Milletler'in raporları, Gazze'de sivillerin ağır insani şartlar altında yaşadığını, nüfusun büyük çoğunluğunun yerinden edildiğini ve sağlık, su, sanitasyon gibi temel hizmetlerin ciddi biçimde çöktüğünü ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla iki gerçeği aynı anda söylemek zorundayız:
Zalim zulmünden sorumludur.
Mazlum da kendi zaaflarını sorgulamaktan muaf değildir.
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bağdat'ın Dersi Bugün Bize Ne Söylüyor?
Kur'an-ı Kerim, toplumların değişim yasasını son derece açık bir şekilde ortaya koyar:
“Şüphesiz Allah, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.”
(Ra'd, 13/11)
Bu ayet yalnızca bireysel bir nasihat değildir.
Aynı zamanda bir medeniyet yasasıdır.
Bir toplumun yükselişi sadece dış şartlarla, çöküşü de sadece dış düşmanlarla açıklanamaz.
İçeride adalet varsa, liyakat varsa, ilim varsa, üretim varsa, ahlak varsa, dayanışma varsa ve toplum ortak bir hedef etrafında kenetlenebiliyorsa dış tehditlere karşı direnç de artar.
Buna karşılık toplumun damarlarına;
nifak, cehalet, israf, liyakatsizlik, adaletsizlik, makam tutkusu, servet hırsı, mezhepçilik, kabilecilik, şahısperestlik, dünyevileşme ve kardeşini rakip görme
yerleşmişse, dışarıdan gelecek tehdit yalnızca kapıyı açmış olur.
Kapının kilidi içeriden zayıflamıştır.
Ümmetin Asıl Problemi Sadece Dışarıda Değil
Bugün İslam dünyasına baktığımızda savaşlardan ekonomik bağımlılığa, eğitim problemlerinden teknoloji açığına, siyasi parçalanmadan kurumsal zafiyetlere kadar çok sayıda problemle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Gazze bunun en acı görüntülerinden biridir.
Fakat Gazze, aynı zamanda bize başka bir soru da sorduruyor:
Neden yaklaşık iki milyarlık bir ümmet, böylesine büyük bir insani trajedi karşısında siyasi, ekonomik, diplomatik ve teknolojik kapasitesini aynı ölçüde harekete geçiremiyor?
Sorunun cevabını yalnızca emperyalizmde aramak eksik kalır.
Emperyalizm vardır.
İşgal vardır.
Çifte standart vardır.
Uluslararası sistemin adaletsizlikleri vardır.
Fakat bunların yanında bizim de;
kurumsal zayıflığımız, ekonomik bağımlılığımız, bilim ve teknoloji üretimindeki yetersizliğimiz, siyasi parçalanmışlığımız ve ortak strateji geliştiremememiz
vardır.
İşte asıl yüzleşmemiz gereken yer burasıdır.
Kur'an'ın “Değişim” Yasası
Kur'an bize yalnızca “başımıza neden bunlar geliyor?” sorusunu sordurmaz.
Aynı zamanda:
“Biz neyi değiştirmeliyiz?”
sorusunu sordurur.
Enfâl Suresi'nde şöyle buyurulur:
“Bu, bir kavmin kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceği içindir.”
(Enfâl, 8/53)
Rum Suresi'nde ise şöyle buyurulur:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı...”
(Rum, 30/41)
Fakat ayetin devamı son derece dikkat çekicidir:
“Belki dönerler diye...”
Demek ki Kur'an'ın anlattığı musibet yalnızca cezalandırma değildir.
Aynı zamanda uyanış çağrısıdır.
Musibet, insanı kendisiyle yüzleştirebilir.
Yenilgi, yeniden dirilişin başlangıcı olabilir.
Çöküş, yeniden inşanın ilk basamağı olabilir.
Peki Biz Neyi Değiştireceğiz?
Bugün “ümmet nerede?” diye sormak kolaydır.
Asıl zor olan:
“Ben neredeyim?”
diye sormaktır.
Ümmetin yeniden ayağa kalkması;
sadece sloganlarla,
sadece öfkeyle,
sadece mitinglerle,
sadece sosyal medya paylaşımlarıyla
mümkün değildir.
Bir medeniyet;
ilimle, ahlakla, adaletle, üretimle, teknolojiyle, ekonomiyle, diplomasiyle, kurumlarla ve insan yetiştirmeyle
ayağa kalkar.
Bugün Müslüman dünyanın ihtiyacı yalnızca daha fazla konuşan insan değildir.
Daha fazla üreten insana ihtiyacımız var.
Daha fazla bilim insanına...
Daha fazla mühendise...
Daha fazla öğretmene...
Daha fazla dürüst yöneticiye...
Daha fazla hukukçuya...
Daha fazla girişimciye...
Daha fazla araştırmacıya...
Daha fazla stratejiste...
Ve bütün bunların üzerinde:
daha fazla ahlaklı insana.
Çünkü bilgi ahlaktan koparsa güç olur ama adalet olmaz.
Ekonomi ahlaktan koparsa zenginlik olur ama bereket olmaz.
Siyaset ahlaktan koparsa iktidar olur ama adalet olmaz.
Teknoloji ahlaktan koparsa medeniyet değil, yıkım üretir.
“Cihadsızlık” Meselesini Doğru Anlamak
Metninizde geçen “cihadsızlık” kavramı da doğru anlaşılmalıdır.
Cihadı yalnızca silahlı mücadeleye indirgemek, kavramın geniş anlam dünyasını daraltır.
Bugünün dünyasında Müslümanların en büyük cihadlarından biri;
cehaletle mücadeledir.
Bir diğeri;
yoksullukla mücadeledir.
Bir diğeri;
adaletsizlikle mücadeledir.
Bir diğeri;
ahlaki yozlaşmayla mücadeledir.
Bir diğeri;
bilim ve teknoloji üretme mücadelesidir.
Bir diğeri;
ümmetin parçalanmışlığını aşma mücadelesidir.
Dolayısıyla gerçek mesele, öfkeyi büyütmek değil; iradeyi, bilgiyi, ahlakı ve kapasiteyi büyütmektir.
Bugünün Hülagu'su Kim?
Bu soruya verilecek cevap da dikkatli olmalıdır.
Bugünün dünyasını yalnızca “bir Hülagu var, biz de Bağdat'ız” şeklinde okumak kolaycıdır.
Çünkü bugün dünya çok daha karmaşık.
Devletler vardır.
Küresel şirketler vardır.
Ekonomik sistemler vardır.
Teknoloji vardır.
Medya vardır.
Sosyal medya vardır.
Algı yönetimi vardır.
Uluslararası hukuk vardır.
Diplomasi vardır.
Ve bütün bunların üzerinde küresel güç dengeleri vardır.
Dolayısıyla bugünün Müslüman dünyasının ihtiyacı yalnızca güçlü ordular değil;
güçlü üniversiteler, güçlü ekonomiler, güçlü hukuk sistemleri, güçlü kurumlar, güçlü diplomasi ve güçlü bir entelektüel kapasitedir.
Çünkü 21. yüzyılın savaşları yalnızca cephede yapılmıyor.
Bilgi de bir güçtür.
Teknoloji de bir güçtür.
Ekonomi de bir güçtür.
Diplomasi de bir güçtür.
Hukuk da bir güçtür.
Ve belki hepsinden önemlisi:
ahlaki güvenilirlik de bir güçtür.
Gazze Bize Sadece Acıyı Değil, Sorumluluğu da Hatırlatıyor
Gazze'ye bakıp ağlamak insani bir tepkidir.
Gazze için dua etmek imanî bir sorumluluktur.
Gazze için yardım göndermek vicdani bir görevdir.
Fakat Gazze'nin bize yönelttiği daha büyük soru şudur:
Bir daha aynı çaresizliği yaşamamak için ne yapacağız?
İşte bu soruya verilecek cevap, ümmetin geleceğini belirleyecektir.
Bugün Gazze'de çocukların hayatını kurtarmak için insani yardım gereklidir.
Ama yarının Gazze'sini ve başka Gazze'leri önlemek için;
eğitim gerekir.
ekonomik bağımsızlık gerekir.
bilim gerekir.
teknoloji gerekir.
hukuk gerekir.
siyasi akıl gerekir.
diplomatik kapasite gerekir.
birlikte hareket etme iradesi gerekir.
Ve bütün bunların temelinde:
ahlak gerekir.
Ümmetin Makûs Talihi Kader Değildir
Belki de bugün en fazla ihtiyacımız olan cümle budur:
Bu bizim kaderimiz değildir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu değişim ilkesi, insanın ve toplumun iradesine büyük bir sorumluluk yükler.
Başımıza gelen her şeyi kader diyerek açıklamak, kader inancı değil; sorumluluktan kaçıştır.
Kaderi bahane ederek tedbiri terk edemeyiz.
Dua ederek çalışmaktan vazgeçemeyiz.
Mazlumiyetimizi anlatarak kendi kusurlarımızı gizleyemeyiz.
Düşmanı teşhis ederken kendimizi de sorgulamalıyız.
Çünkü gerçek diriliş;
“Onlar ne yaptı?”
sorusuyla değil,
“Biz neyi değiştirmeliyiz?”
sorusuyla başlar.
Bağdat'tan Gazze'ye, Gazze'den Geleceğe...
Bağdat'ın yıkılışı bize tarihin acı tarafını gösteriyor.
Gazze ise bugünün acısını gösteriyor.
Fakat yarın ne olacağını henüz bilmiyoruz.
Belki tarih yine aynı soruyu önümüze koyacak:
“Siz bütün bunlardan ne öğrendiniz?”
İşte o gün vereceğimiz cevap önemlidir.
Eğer hâlâ birbirimizle uğraşıyorsak...
Hâlâ makam için birbirimizi eziyorsak...
Hâlâ liyakat yerine sadakati tercih ediyorsak...
Hâlâ israfı zenginlik zannediyorsak...
Hâlâ ilmi ikinci plana atıyorsak...
Hâlâ gençlerimizi geleceğe hazırlayamıyorsak...
Hâlâ birbirimizi mezhep, meşrep, etnik köken ve siyasi tercih üzerinden düşmanlaştırıyorsak...
Hâlâ üretmeden tüketiyor, düşünmeden konuşuyor ve çalışmadan sonuç bekliyorsak...
O zaman tarihten hiçbir şey öğrenmemişiz demektir.
Fakat eğer;
adaleti yeniden inşa eder,
ilmi yeniden merkeze alır,
ahlakı yeniden kuşanır,
üretmeyi öğrenir,
teknolojiye hâkim olur,
ekonomik bağımsızlığımızı güçlendirir,
kurumlarımızı liyakat üzerine kurar,
ümmet bilincini mezhep ve siyaset üstü bir kardeşlik zeminine taşır
ve en önemlisi Rabbimizle, kendimizle ve birbirimizle sahici bir muhasebe yaparsak;
işte o zaman tarih yeniden değişebilir.
Çünkü Allah'ın sünneti değişmez:
Bir toplum kendisini değiştirmeden, tarihini değiştiremez.
Bağdat'ın enkazı bize bunu söyledi.
Gazze'nin çocukları bugün aynı soruyu yeniden soruyor:
“Siz ne zaman uyanacaksınız?”
Belki de bugün artık cevap verme günüdür.
Belki bugün artık şikâyet etme değil, sorumluluk alma günüdür.
Belki bugün artık geçmişi anlatma değil, geleceği inşa etme günüdür.
Ve belki de ümmetin yeniden ayağa kalkacağı ilk yer, haritalar değil;
insanın kendi iç dünyasıdır.
Çünkü büyük medeniyetler önce saraylarda değil,
insanın kalbinde kurulur.
Ve büyük çöküşler de önce şehirlerde değil,
vicdanlarda başlar.