Raif Medetoğlu

CAHİLE SORMA, YANINA VARMA, ELE DUYURMA, İSTİĞFAR EYLE!

Raif Medetoğlu

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Bilgide ehliyet, ilişkide mesafe, sözde ölçü, nefiste muhasebe…

İnsan hayatı boyunca nice sözler duyar, nice insanlarla karşılaşır, nice tecrübeler edinir. Ancak bazı sözler vardır ki birkaç kelimeyle bir ömrün muhasebesini yaptırır. Çünkü hikmet, her zaman uzun cümlelerde değil, bazen insanın ruhuna dokunan dört kısa öğütte saklıdır:

“Cahile sorma, yanına varma, ele duyurma, istiğfar eyle…”

Bu söz, yalnızca insanlarla nasıl ilişki kuracağımızı anlatmıyor; aynı zamanda bilgiyi nasıl arayacağımızı, mesafeyi nasıl koruyacağımızı, dilimizi nasıl terbiye edeceğimizi ve kendi nefsimizle nasıl yüzleşeceğimizi de öğretiyor.

Aslında bu dört öğüt, insanın hem toplumsal hayatına hem de iç dünyasına tutulan bir aynadır.

CAHİLE SORMA: HER SES BİLGİ, HER KANAAT HAKİKAT DEĞİLDİR!

İnsan bilmediğini öğrenmek için sorar. Fakat asıl mesele, kime sorduğudur.

Çünkü herkesin bir fikri olabilir ama herkesin fikri bilgiye, herkesin bilgisi de hikmete dönüşmez. Bilmediğini bilen insan öğrenmeye açıktır. Bilmediğini bilmeyen insan ise çoğu zaman kendi kanaatini hakikatin yerine koyar.

İşte tehlike burada başlar.

Yanlış insandan alınan cevap, bazen doğru bir sorudan daha büyük zarar doğurur. Çünkü insan, yanlış bilgiyle yalnızca bir meseleyi yanlış anlamaz; yanlış kararlar alır, yanlış insanlara güvenir ve yanlış istikametlere yönelir.

Bu yüzden mesele, insanları cahil diye etiketlemek değil, bilgi ile cehalet arasındaki farkı görebilmektir.

Bilgi, ehliyet ister; hikmet, feraset ister.

Bir toplumda herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyorsa, herkes hüküm veriyor ama kimse araştırmıyorsa, herkes akıl öğretiyor ama kimse kendisini sorgulamıyorsa orada bilgi çoğalmıyor, yalnızca gürültü artıyor demektir.

Bugün bireysel ilişkilerden siyasete, ticaretten sosyal hayata kadar en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, kimin ne söylediğinden önce, söyleyen kişinin neye dayandığını sorgulayabilmektir.

Çünkü doğruyu arayan insan, yalnızca cevap aramaz; doğru cevabın kaynağını da araştırır.

YANINA VARMA: HER İNSANLA HÜRMET, HER İNSANLA YOL ARKADAŞLIĞI OLMAZ!

İnsan, içinde yaşadığı çevreden bağımsız değildir. Zamanla arkadaşlarının dilinden, alışkanlıklarından, düşüncelerinden ve davranışlarından etkilenir.

Sürekli dedikodunun konuşulduğu bir ortamda hakikatin sesi kısılır. Kıskançlığın beslendiği bir çevrede samimiyet zedelenir. Menfaatin ölçü hâline geldiği ilişkilerde vefa, yerini hesaba bırakır.

İnsan bazen farkına bile varmadan, uzak durması gereken davranışları normalleştirmeye başlar.

İşte bu yüzden insanın çevresini seçmesi, yalnızca sosyal bir tercih değil, aynı zamanda bir karakter meselesidir.

Ancak burada ince bir çizgi vardır: İnsanlardan uzak durmak başka, insanları küçümsemek başkadır.

Herkese karşı saygılı olmak bir erdemdir. Fakat herkesi hayatının merkezine almak zorunda değilsin. Herkesle konuşabilirsin ama herkese sırrını açamazsın. Herkesle iyi geçinebilirsin ama herkesle aynı istikamette yürüyemezsin.

İnsanlara karşı tevazu, yanlış alışkanlıklara karşı mesafe… İşte gerçek denge budur.

Bazen insanın en büyük kaybı, kötü niyetli bir düşmana yenilmesi değil, yanlış bir çevrenin içinde kendi karakterini yavaş yavaş kaybetmesidir.

Bu nedenle dost seçimi, yol arkadaşlığı ve birlikte iş yapma meselesi hafife alınmamalıdır. Çünkü insan yalnızca kiminle vakit geçirdiğini değil, kiminle yürüdüğünü de düşünmelidir.

ELE DUYURMA: HER BİLDİĞİNİ ANLATMAK MARİFET DEĞİLDİR!

İnsan, her yaşadığını anlatmak, her bildiğini paylaşmak, her sırrını açığa çıkarmak zorunda değildir.

Bazen bir meselenin çözümü, onu doğru insanla paylaşmaktır. Bazen de aynı mesele, yanlış kişilere anlatıldığında büyür, dallanır ve içinden çıkılmaz bir hâl alır.

Özellikle aile içindeki sorunlar, kişisel kırgınlıklar, özel hayatın ayrıntıları ve başkalarının kusurları söz konusu olduğunda insanın dili üzerinde daha fazla düşünmesi gerekir.

Çünkü her dinleyen dost değildir. Her soru soran merakını iyilik için sormaz. Her nasihat veren, senin iyiliğini düşünmez.

Kimi insan derdini anlamak için dinler, kimi anlatacak bir hikâye bulmak için…

İşte insanın feraseti, bu ikisini birbirinden ayırabilmesidir.

Elbette susmak, haksızlık karşısında sessiz kalmak anlamına gelmez. Bir yanlışın düzeltilmesi, bir hakkın korunması veya bir sorunun çözülmesi için konuşmak gerekiyorsa sözün sorumluluğu üstlenilmelidir.

Ancak konuşmanın da bir adabı vardır: Doğruyu doğru yerde, doğru kişiye, doğru üslupla söylemek…

Her doğru her yerde söylenmez; her sır her kulağa emanet edilmez.

Çünkü söz, ağızdan çıktığında artık yalnızca söyleyenin kontrolünde değildir. Başkasının yorumuna, niyetine ve kullanımına açık hâle gelir.

Bazen bir cümle bir gönlü onarır, bazen bir cümle yılların güvenini yıkar.

Olgunluk, yalnızca ne söyleyeceğini bilmek değil, neyi söylememek gerektiğini de bilmektir.

İSTİĞFAR EYLE: BAŞKASININ KUSURUNU GÖRDÜĞÜNDE KENDİNİ UNUTMA!

Bu dört öğüdün en derin, en sarsıcı tarafı belki de sonuncusudur: İstiğfar eyle!

İnsan başkasının cehaletini gördüğünde kendisini bilgili, başkasının hatasını gördüğünde kendisini kusursuz, başkasının yanlışını gördüğünde kendisini haklı sanmaya meyledebilir.

Oysa insanın en büyük yanılgılarından biri, başkasının kusurlarını büyütürken kendi kusurlarını küçültmesidir.

Başkalarının hatalarını saymak kolaydır. Asıl maharet, insanın kendi nefsine dönüp şu soruları sorabilmesidir:

Ben her zaman doğru mu düşünüyorum?

Hiç kimseyi kırmadım mı?

Bilmediğim bir konuda hiç hüküm vermedim mi?

Kendi çıkarımı hakikatin önüne koyduğum olmadı mı?

Bir başkasının kusurunu konuşurken kendi kusurumu unuttuğum olmadı mı?

İşte insanın kendisiyle yüzleşmesi, gerçek olgunluğun başladığı yerdir.

İstiğfar, yalnızca dil ile söylenen bir af dileme cümlesi değildir. Aynı zamanda insanın acziyetini kabul etmesi, hatasını fark etmesi ve Rabbine yönelmesidir.

Kur'an-ı Kerim'de, “Kendi nefislerinizi temize çıkarmayın. O, kimin sakındığını en iyi bilendir.” (Necm, 53/32) buyrulur.

Bu ilahi ikaz, insanın kendisini kusursuz görme eğilimine karşı güçlü bir uyarıdır.

Başkalarının hatalarını görmek, insanı kendiliğinden üstün kılmaz. Bilgi, kibir üretmeye başladığında kişiyi olgunlaştırmak yerine nefsini besleyebilir.

Gerçek irfan, insanın başkasındaki yanlışı fark ederken kendi eksikliğini de görebilmesidir.

Başkalarının kusurlarını görmek gözün, kendi kusurlarını görmek ise basiretin işidir.

İstiğfar, insanın yalnızca geçmişine değil, bugününe de bakmasını sağlar. Çünkü insan, kendisini sorgulamayı bıraktığı gün gelişmeyi de bırakır.

ASIL MESELE BAŞKALARINI YARGILAMAK DEĞİL, KENDİNİ TERBİYE ETMEKTİR!

Bu dört öğüdü birlikte düşündüğümüzde karşımıza bir hayat felsefesi çıkar:

Cahile sorma; çünkü bilgiyi doğru kaynaktan al.

Yanına varma; çünkü çevrenin karakterin üzerindeki etkisini unutma.

Ele duyurma; çünkü dilinin ve sırrının sorumluluğunu taşı.

İstiğfar eyle; çünkü başkasının kusuruyla meşgul olurken kendi nefsini ihmal etme.

Burada dikkat çekici olan, sözün ilk üç bölümünün insanın dış dünyasıyla, son bölümünün ise kendi iç dünyasıyla ilgili olmasıdır.

İlk üç öğüt, insanın başkalarıyla ilişkisini düzenler. Son öğüt ise bütün bu ilişkilerin ortasında insanın kendisini kaybetmesini önler.

Çünkü insan başkalarından uzak durmayı öğrenirken kibirlenebilir. Sır saklamayı öğrenirken içine kapanabilir. Bilgi ararken kendisini herkesten üstün görebilir.

İşte istiğfar, bu ihtimaller karşısında insanın nefsine çektiği bir dizgindir.

Meselenin özü, başkalarını küçümsemek değil, kendini geliştirmektir. İnsanları yargılamak değil, doğruyla yanlışı ayırt edebilmektir. Herkesten kaçmak değil, kimle hangi mesafede duracağını bilmektir.

Ve en önemlisi, başkasının yanlışını kendine üstünlük vesilesi yapmamaktır.

SON SÖZ: İNSANIN EN BÜYÜK İMTİHANI, KENDİ NEFSİDİR!

Hayat bize her gün insanları tanıma, olayları değerlendirme ve kararlar alma fırsatı sunuyor. Fakat bu yolculukta en zor tanıdığımız kişinin çoğu zaman kendimiz olduğunu unutuyoruz.

Başkalarının sözlerini tartıyoruz ama kendi sözlerimizi tartmakta zorlanıyoruz. Başkalarının niyetlerini sorguluyoruz ama kendi niyetlerimizi her zaman sorgulamıyoruz. Başkalarının kusurlarını görüyoruz ama kendi kusurlarımıza karşı körleşebiliyoruz.

Oysa insanın kemale doğru yürüyüşü, önce kendisini tanımasıyla başlar.

Bazen doğru bilgi için susmak, bazen yanlış çevreden uzaklaşmak, bazen bir sırrı muhafaza etmek, bazen de bütün hesapları bir kenara bırakıp Rabbinden af dilemek gerekir.

Çünkü her meselede haklı çıkmak, insanı hakikate yaklaştırmaz. Her tartışmayı kazanmak, insanı olgunlaştırmaz. Herkese kendini anlatmak da anlaşılmayı garanti etmez.

Asıl mesele; hakikati ararken haddini bilmek, insanlarla ilişki kurarken ölçüyü korumak, konuşurken sorumluluk taşımak ve kendi nefsini sorgulamaktan vazgeçmemektir.

Unutmayalım: İnsan başkasının cehaletinden rahatsız olabilir; fakat kendi cehaletini fark etmek istemiyorsa henüz öğrenmeye başlamamış demektir.

Bilgide ehliyet, ilişkide mesafe, sözde ölçü, nefiste muhasebe…

İşte insanı olgunlaştıran, toplumu güçlendiren ve birlikte yaşama ahlakını besleyen dört temel ölçü.

Ve belki de bütün bu hikmetin özeti şudur:

Başkalarının kusurlarıyla oyalanma; kendi hakikatinin peşine düş. İnsanları tanımaya çalışırken kendini unutma. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, kendi nefsinden hakikate doğru yaptığı yolculuktur.

Yazarın Diğer Yazıları