KENDİ AKLINI KAYBEDEN TOPLUM, BAŞKASININ HAYATINI YAŞAR
Raif Medetoğlu
Türkiye yıllarca Kürt sorunu ile uğraştı.
Kimlikleri tartıştı, dili tartıştı, aidiyeti tartıştı.
Kürtleri dönüştürmeye çalışırken başka bir şeyi gözden kaçırdı:
Kendi toplumunun da aynı anda büyük bir zihinsel dönüşüm yaşadığını…
Devlet bir tarafta Kürt kimliğini törpülemeye çalışırken, diğer tarafta toplumun tamamı kendi tarihinden, kültüründen, dilinden, geleneklerinden ve medeniyet hafızasından uzaklaşmaya başladı.
Belki de asıl trajedi burada başladı.
Çünkü bir toplumu yalnızca zorla asimile edemezsiniz.
Onu kendi geçmişinden utandırırsanız, daha derin bir asimilasyon gerçekleştirirsiniz.
Kendi tarihine yabancılaşan insan, geleceğini de başkasının kavramlarıyla kurar.
Ve bugün yaşadığımız temel problem tam da budur:
Kendi medeniyetimizin içinde yaşayıp, başka bir medeniyetin zihinsel kodlarıyla düşünmek.
Batı’dan bilim aldık mı?
Alalım.
Teknoloji aldık mı?
Alalım.
Kurumsal tecrübelerinden faydalandık mı?
Faydalanalım.
Ama mesele bunlar değildir.
Mesele şudur:
Bilgiyi mi aldık, yoksa zihniyeti mi ithal ettik?
Çünkü bilgi insanı güçlendirir.
Fakat düşünmeden ithal edilen zihniyet, insanı kendisine yabancılaştırır.
İşte tehlike burada başlar.
Kendi ailesini geri gören, kendi mahallesini küçümseyen, kendi dilinden utanabilen, kendi tarihini yük kabul eden, kendi medeniyetini çağ dışı sanan bir insanı artık dışarıdan fethetmeye gerek yoktur.
Onun zihninde sınır kapıları çoktan açılmıştır.
İşgal bazen tankla gelmez.
Bazen ekranlardan gelir.
Bazen reklamlardan…
Bazen dizilerden…
Bazen eğitim anlayışından…
Bazen tüketim kültüründen…
Bazen de insana sürekli şunu söyleyen görünmez bir telkinden:
“Senin olan değersiz, başkasının olan değerlidir.”
İşte gerçek kültürel teslimiyet budur.
Ve bunun en ağır sonucu ekonomik değil, psikolojiktir.
Toplum kendi gücüne inanmayı bırakır.
Kendi imkânlarını küçümser.
Taklit etmeyi üretmekten üstün görür.
Tüketmeyi yaşam zanneder.
Gösterişi başarı, şöhreti değer, parayı itibar, konforu mutluluk sanmaya başlar.
Sonra da neden mutsuz olduğunu sorar.
Çünkü insanın ruhu, tüketimle değil anlamla beslenir.
Medeniyetler de yalnızca fabrikalarla kurulmaz.
Bir medeniyet önce insanın zihninde kurulur.
Bizim asıl mücadelemiz Batı ile değildir.
Bizim mücadelemiz kendi zihnimizdeki aşağılık duygusuyla olmalıdır.
Başkasına hayran olmakla kendi medeniyetini küçümsemek arasındaki çizgiyi yeniden çizmeliyiz.
Dünyaya kapanmak değil…
Dünyaya açık ama kendisine sadık olmak.
Bilimi almak ama iradeyi vermemek.
Teknolojiyi kullanmak ama zihnimizi teslim etmemek.
Çağın imkânlarından faydalanmak ama çağın her hastalığını da satın almamak.
Medeniyet özgüveni tam olarak budur.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kültür savaşı değildir.
Daha derin bir şeydir:
Kendi aklını yeniden inşa etmek.
Aileyi yeniden güçlendirmek…
Gençlere yalnızca diploma değil, ideal vermek…
Eğitimi yalnızca sınav sisteminden çıkarıp karakter inşasına dönüştürmek…
Medyanın ürettiği her şeyi sorgusuz tüketmek yerine kendi kültürünü üretecek güçlü bir medya dili oluşturmak…
Şehirleri sadece betonla değil, hafıza ve ruhla inşa etmek…
Bilim ve teknolojide ileri giderken ahlâk ve anlam dünyasında geriye düşmemek…
Ve en önemlisi:
Kendi medeniyet kodlarımızı çağın diliyle yeniden üretmek.
Çünkü geçmişe dönmek çözüm değildir.
Köklerine dönerek geleceğe yürümek çözümdür.
Artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz neden başkasının ürettiğini tüketmekle yetinelim?
Neden kendi düşüncemizi, kendi teknolojimizi, kendi sanatımızı, kendi eğitim modelimizi, kendi şehir anlayışımızı, kendi gelecek tasavvurumuzu üretmeyelim?
Bir milletin gerçek bağımsızlığı sadece sınırlarında değil, zihnindedir.
Zihinsel bağımsızlığını kaybeden toplumun bayrağı göklerde dalgalansa bile, düşüncesi başkasının rüzgârında savrulur.
Ve unutmayalım:
Kendi hikâyesini yazamayan toplum, başkasının yazdığı hikâyede figüran olmaya mahkûmdur.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey ne Batı düşmanlığıdır ne geçmişe kapanmaktır.
İhtiyacımız olan şey:
Kendi medeniyet köklerinden beslenen, dünyaya açık, bilime talip, teknoloji üreten, özgüvenli ve özgün bir toplum iradesidir.
Çünkü mesele artık sadece Kürt meselesi değildir.
Mesele sadece Türk meselesi de değildir.
Mesele, bu topraklarda yaşayan insanın kendi anlam dünyasına yeniden sahip çıkıp çıkamayacağı meselesidir.
Ve belki de çağımızın en büyük sorusu şudur:
Topraklarımızı koruduk. Peki zihnimizi koruyabildik mi?
Çünkü insanın zihni işgal edildiğinde,
topraklarını koruması artık tek başına yeterli değildir.