Sabah saat altıyı az geçe, henüz gözlerimizi tam açmadan telefonumuzun ekranı yanıyor. Otuz iki bildirim. Hiçbiri hayati değil ama hepsi sanki acilmiş gibi duruyor. İşte günümüz tam da burada başlıyor. Yatağımızdan kalkmadan önce zihnimiz çoktan başkalarının gündemine kiralanmış oluyor.
Bu durumu sadece bir alışkanlık sorunu olarak görmek kolay ama bunun çok daha derin bir şeyle ilgili olduğuna inanıyorum. Etrafımdaki insanlara baktığımda fark ettiğim ortak bir nokta var: artık kimse "düşünmek" kelimesini gündelik hayatın bir parçası olarak kullanmıyor. Herkes "yapmak", "halletmek", "bitirmek" diyor. Düşünmek, sanki üretim sürecinin dışında, lüzumsuz bir ara durak gibi algılanıyor. Oysa bu "ara durak" olmadan, üretimin kendisi de anlamını kaybediyor.
Tarihe baktığımızda işler hiç böyle değildi. Sanayi devriminin mimarlarından bilim tarihinin dönüm noktalarına kadar, büyük adımların hepsinin arkasında bir "duraklama" anı vardır. Newton'un elmayı görmesi bir anlık bir olay değildi; arkasında aylarca süren bir tefekkür dönemi vardı.
Darwin'in Beagle gemisindeki yolculuğu beş yıl sürdü ve o beş yılın büyük kısmı, topladığı gözlemleri anlamlandırmaya çalışırken geçti. Bugünün diliyle söylersek, o adamlar "verimsiz" zaman geçiriyordu. Ama o verimsizlik, insanlık tarihinin en verimli dönemlerini doğurdu. Benzer şekilde, yirminci yüzyılın büyük yazarları ve düşünürleri de saatlerce hiçbir şey yazmadan, sadece pencereden dışarıya bakarak oturduklarını anlatırlar. O bakış, boşa geçen bir zaman değil, fikrin olgunlaşması için gereken bir bekleme süresiydi.
Günümüze dönersek durum daha da çarpıcı hale geliyor. Herhangi bir konuyu anlamaya çalışırken en çok zaman, bilgiye ulaşmaktan değil, topladığımız bilgiyi masaya yayıp ona uzun uzun bakmaktan geçer. O bakma süresi kısaldığında anlayışımız da yüzeysel kalır. Yüzeysel sorular, yüzeysel cevaplar doğurur. Bilgiye erişim hiç bu kadar hızlı olmamıştı ama bilgiyi oturup değerlendirme süremiz hiç bu kadar kısalmamıştı. Sonuç ortada: çok bilgi, az anlam. İnsanlar her gün binlerce kelime okuyor ama günün sonunda elinde kalan, birbirine benzeyen, çabuk unutulan parçacıklardan ibaret.
Bir süre önce bir araştırmacının söylediği bir söz hâlâ aklımda: "Seçenek bolluğu insanı felç etmiyor, asıl felç eden, o seçenekleri değerlendirecek sessiz zamanın kalmamış olması." Bu sözden sonra etrafıma baktığımda bunun ne kadar doğru olduğunu gördüm. İnsanlar hangi işi seçeceklerini, kiminle birlikte olacaklarını, nereye taşınacaklarını bilmiyor değil, bunu düşünecek boşluğu kendilerine tanımıyorlar. Karar verememe denilen şey, çoğu zaman bilgi eksikliği değil, dikkat eksikliğidir.
Eskiden insanlar trenle, gemiyle, atla uzun yolculuklara çıkardı. Bu yolculukların önemli bir kısmı can sıkıntısıyla geçerdi ve o can sıkıntısı aslında bir nimetti. Pencereden dışarı bakmak, sessizlik içinde kalmak, hiçbir şey yapmamak bunlar insana kendiyle baş başa kalma fırsatı verirdi. Bugün aynı yolculuğu uçakla birkaç saatte tamamlıyoruz ama o sürenin tamamını ekrana bakarak geçiriyoruz. Mesafe küçüldü, iç dünyamızla aramızdaki mesafe büyüdü. Bu tuhaf bir paradoks, dünya küçülürken, insanın kendi içi büyüyen bir boşluğa dönüştü.
Bunun bireysel bir mesele olduğunu düşünmek yanlış olur. Bir toplumun düşünme kapasitesi, o toplumun siyasi ve ekonomik geleceğini de doğrudan etkiler. Sorgulamayan, durup düşünmeyen bir toplumu yönlendirmek çok daha kolaydır. Tartışmaların hız kazandığı ama derinliğin azaldığı bir dönemden geçiyoruz. Herkes bir görüşe sahip ama o görüşün nereden geldiğini, hangi temele dayandığını sorgulayan çok az kişi var. Kutuplaşma dediğimiz şey, aslında çoğu zaman düşünce eksikliğinin bir belirtisidir. İnsanlar kendi pozisyonlarını savunmak için düşünmüyor, sadece bir tarafa ait olmak için tepki veriyorlar.
Peki çözüm nedir?
Burada kestirme bir formül sunmak istemem çünkü bu tarz yazılar genellikle "telefonunuzu bırakın, doğaya çıkın" gibi tavsiyelerle bitiriliyor ve bu tavsiyeler havada kalıyor. Bunun yerine şunu söyleyebilirim, belki de yapmamız gereken, gün içinde "hiçbir şey yapmama"yı bir görev gibi planlamak. Kulağa paradoksal geliyor ama tanıdığım bazı insanlar artık ajandalarına "düşünme zamanı" yazıyor tam bir toplantı gibi, kimseyle paylaşmadan. Çünkü planlanmayan zaman, bu çağda kayboluyor. Doldurulmayan her boşluk, bir bildirim tarafından dolduruluyor.
Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras teknolojik araçlar ya da birikmiş bilgi değil, belki de durup bakabilme, sorgulayabilme yetisi olacak. Bilgi internette duruyor, her an erişilebilir. Ama o bilgiyi anlamlı bir bütüne dönüştürebilmek, hâlâ insana ait bir yetenek ve bu yetenek kullanılmadıkça köreliyor tıpkı kullanılmayan bir kas gibi.
Yapay zekâ, otomasyon, robotlar bunların hepsi gündemin merkezinde ve haklı olarak öyle. Ama asıl mesele bu teknolojilerin ne kadar "akıllı" olduğu değil, bizim bu teknolojiler karşısında ne kadar "bilinçli" kalabildiğimiz. Bilinç de bilgelik de bir tuşa basarak elde edilen şeyler değil. Zaman, sabır ve evet, bazen sıkılmayı kabul etmek gerekiyor.
Son olarak, kendime sıkça sorduğum bir soruyu burada da sormak istiyorum. Bugün, ekranlardan, haberlerden, başkalarının fikirlerinden tamamen bağımsız olarak en son ne zaman düşündünüz? Bu sorunun cevabını bulmak belki birkaç dakikanızı alacak. Ama o birkaç dakika, günün en değerli dakikaları olabilir.
Belki de bütün mesele, kaybettiğimiz zamanı geri kazanmak değil, o zamanın içinde saklı olan düşünme alışkanlığını yeniden hatırlamak.