Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Mutluluğu Neden Bir Hedef Gibi Yaşıyoruz?

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

İnsan, kendini bildi bileli aynı sorunun etrafında dolaşıyor: “Neden mutlu değilim?” 

Bu soru çağlar değişse de, şehirler büyüse de, teknolojiler gelişse de pek değişmiyor. Sadece sorunun söylendiği ortam değişiyor. Bir zamanlar bir köy meydanında fısıldanıyordu bu cümle, şimdi gece yarısı telefona bakarken sessizce içimizden geçiyor.

Ama belki de en baştan yanlış bir yerden başlıyoruz. Çünkü mutluluk, sanıldığı gibi ulaşılacak bir hedef değilse; biz neden onu bir varış noktası gibi kovalamaya programlıyız?

Beynin bu konudaki yaklaşımı oldukça net. Mutluluk bir sonuç değil, bir sinyal. Ama modern insan bu sinyali bir “ödül” gibi yorumlamayı seçmiş durumda. İşte tam da burada, evrimsel mirasımız ile modern dünyanın yapısı birbirine çarpıyor.

İnsan beyni, büyük ölçüde avcı-toplayıcı dönem koşullarında şekillendi. O dönemde “mutluluk” dediğimiz şey, hayatta kalma ihtimalinin arttığı anlarda ortaya çıkıyordu. Yiyecek bulmak, tehlikeden kurtulmak, bir gruba ait olmak ya da bir eş bulmak... 

Bunların her biri beynin ödül sistemini harekete geçiriyor ve kişiye kısa süreli bir tatmin hissi veriyordu. Çünkü doğa için önemli olan, bireyin huzurlu olması değil; hayatta kalması ve soyunu devam ettirmesiydi.

Binlerce yıl boyunca işe yarayan bu sistem, bugün hâlâ bizimle birlikte. Ancak yaşadığımız dünya artık aynı dünya değil. Market rafları yiyecekle dolu, fiziksel tehlikeler geçmişe kıyasla çok daha az ve çoğumuz hayatta kalmak için her gün bir yırtıcıdan kaçmak zorunda değiliz. Buna rağmen beynimiz hâlâ eksiklik arıyor. Çünkü onu şekillendiren sistem, rahatlamak için değil, tetikte kalmak için evrimleşti.

Belki de bu yüzden insan hayatında her şey yolunda giderken bile içinde açıklayamadığı bir boşluk hissedebiliyor. İyi bir işi, düzenli bir geliri, sevdiği insanlar ve güvenli bir yaşamı olan biri bile zaman zaman “Bir şey eksik” diyebiliyor. Aslında eksik olan şey çoğu zaman dışarıda değil; beynin sürekli yeni hedefler üretme alışkanlığında yatıyor.

Burada dopaminin rolü oldukça önemli. Halk arasında dopamin genellikle “mutluluk hormonu” olarak tanıtılıyor. Oysa bilimsel açıdan bakıldığında dopamin mutluluğun kendisi değil, ona ulaşma isteğini oluşturan motivasyon sisteminin bir parçası. Yani dopamin, bir şeyi elde ettiğimizde değil; onu istemeye başladığımızda yükseliyor.

Bu durum modern dünyada ilginç sonuçlar doğuruyor. Telefon ekranında gördüğümüz bir bildirim, sosyal medyada karşımıza çıkan yeni bir içerik ya da satın almayı düşündüğümüz bir ürün beynimizde beklenti yaratıyor. Beklenti ise dopamini harekete geçiriyor. Kısa süre sonra istediğimiz şeye ulaşıyoruz, fakat tatmin hissi düşündüğümüz kadar uzun sürmüyor. Ardından yeni bir hedef ortaya çıkıyor ve döngü yeniden başlıyor.

Belki de günümüz insanının en büyük çıkmazlarından biri burada yatıyor. Tarihin hiçbir döneminde insanlar bugünkü kadar çok seçeneğe sahip olmadılar. Daha iyi telefonlar, daha hızlı arabalar, daha fazla içerik, daha fazla bilgi, daha fazla eğlence... 

Ancak bütün bu bolluğa rağmen insanlar kendilerini daha tatmin olmuş hissetmiyor.

Çünkü insan zihni sahip olduklarına değil, sahip olmadıklarına odaklanma eğiliminde. Bu eğilim geçmişte hayatta kalma avantajı sağlıyordu. Eksik olan yiyeceği fark eden, yaklaşan tehlikeyi gören veya yeni fırsatları arayan bireylerin yaşama şansı daha yüksekti. Fakat aynı sistem bugün sürekli tüketim ve karşılaştırma kültürünün içinde çalışınca farklı sonuçlar ortaya çıkıyor.

Özellikle sosyal medya çağında insanlar yalnızca kendi hayatlarını yaşamıyor; aynı zamanda binlerce kişinin hayatını da izliyor. Üstelik gördükleri şeyler çoğu zaman gerçek hayatın tamamı değil, özenle seçilmiş anlardan oluşuyor. Bir kişi mutlu olduğu anı paylaşırken yalnız kaldığı geceleri paylaşmıyor. Başarısını gösterirken başarısızlıklarını göstermiyor. Ancak beyin bu ayrımı her zaman yapamıyor.

Sonuç olarak insanlar kendi gerçek hayatlarını, başkalarının vitrindeki hayatlarıyla kıyaslamaya başlıyor. Bu kıyaslama ise çoğu zaman mutsuzluk üretiyor. Çünkü karşılaştırmanın sonu yok. Her zaman daha zengin, daha başarılı, daha güzel, daha popüler ya da daha şanslı görünen biri bulunabiliyor.

Belki de mutluluk konusundaki en büyük yanılgımız, onu doğrudan elde edilebilecek bir hedef olarak görmemiz. Oysa mutluluk çoğu zaman bir amaç değil, başka şeylerin doğal sonucudur. Tıpkı uyku gibi...

Bir insan ne kadar “Şimdi uyumalıyım” diye kendini zorlarsa, uyuması o kadar zorlaşır. Fakat doğru koşullar oluştuğunda uyku kendiliğinden gelir. Mutluluk da benzer şekilde çalışır. İnsan anlamlı ilişkiler kurduğunda, kendisini değerli hissettiğinde, üretken olduğunda ve yaşamına anlam kattığında mutluluk çoğu zaman fark ettirmeden ortaya çıkar.

Bu nedenle mutluluğu sürekli kovalamak bazen onu daha da ulaşılmaz hale getirir. Çünkü kişi yaşamaktan çok, yaşadığı her anı değerlendirmeye başlar. Sürekli olarak “Şu an yeterince mutlu muyum?” sorusunu soran bir zihin, içinde bulunduğu anı deneyimlemek yerine onu analiz etmeye başlar.

Modern çağın bir başka sorunu da mutluluğun bir performansa dönüşmüş olmasıdır. İnsanlar yalnızca mutlu olmak istemiyor; mutlu görünmek de istiyor. Bu yüzden birçok kişi yaşadığı deneyimi yaşamaktan çok, onu paylaşılabilir hale getirmeye çalışıyor. Tatiller, yemekler, kutlamalar ve hatta günlük yaşamın sıradan anları bile zaman zaman başkalarına gösterilecek bir içerik gibi algılanabiliyor.

Oysa insan zihni gösteri için değil, deneyim için evrimleşti. Gerçek tatmin çoğu zaman sessiz anlarda ortaya çıkar. Kimsenin görmediği bir başarıda, içten yapılan bir sohbette, uzun bir yürüyüşte ya da yalnızca kişinin kendi emeğiyle ortaya koyduğu bir işte...

Belki de asıl sorun mutluluğu istememiz değil, onu yanlış yerde aramamızdır.

Hayat hiçbir zaman kesintisiz bir mutluluk hali vaat etmedi. İnsan deneyimi. sevinç, üzüntü, kaygı, heyecan, umut ve hayal kırıklığının iç içe geçtiği karmaşık bir yolculuktur. Ancak modern kültür çoğu zaman bize farklı bir hikâye anlatıyor. Sanki yeterince çalışırsak, yeterince kazanırsak veya yeterince başarılı olursak sonunda kalıcı mutluluğa ulaşacakmışız gibi...

Fakat insanlık tarihine baktığımızda bunun hiçbir kuşakta gerçekleşmediğini görüyoruz. Her neslin farklı sorunları, farklı korkuları ve farklı beklentileri oldu. Değişen şey yalnızca bu sorunların biçimiydi.

Bu yüzden belki de sorulması gereken soru “Nasıl daha mutlu olurum?” değildir.

Belki de daha doğru soru şudur. “Hayatıma anlam katan şey nedir?”

Çünkü mutluluk çoğu zaman doğrudan yakalanan bir şey değildir. O, anlamlı bir yaşamın gölgesinde beliren kısa ama değerli bir misafirdir. İnsan onu ne kadar sıkı tutmaya çalışırsa o kadar çabuk kaybolur. Fakat yaşamını yalnızca mutluluğun peşinde koşarak değil, anlamın peşinde kurduğunda; mutluluk çoğu zaman hiç beklemediği bir anda gelip yanına oturur.

Yazarın Diğer Yazıları