Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Işık Hızında Gidiyoruz, Peki Nereye? Neden Hiçbir Yere Yetişemiyoruz?

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Sabah yatağınızdan kalktınız. Dişlerinizi fırçaladınız, kahvenizi koydunuz, telefonunuza baktınız. Büyük ihtimalle bütün bunları yaparken aklınızdan geçen son şey, “Şu anda ışık hızında hareket ediyorum.” oldu. Ben olsam benim de aklıma gelmezdi. Sabahın köründe insan önce kahvesini arıyor, Einstein'ı değil. Fakat işin tuhaf tarafı şu. Fizik açısından baktığımızda gerçekten de uzay-zamanda sürekli hareket halindeyiz. Üstelik burada kullandığımız hareket kavramı, günlük hayatta alıştığımız hız fikrinden biraz farklı.

Çünkü uzayı ve zamanı birbirinden ayrı düşünmeye fazlasıyla alışmışız. Uzay başka şeydir, zaman başka. Sağa gidersiniz, sola gidersiniz, ileri gidersiniz, geri dönersiniz. Zaman ise bütün bunları yaparken usulca ilerleyen, kimsenin elinden tutamadığı bir nehir gibi gelir. Saatin akrep ve yelkovanı hareket eder, biz de yaşlanırız. Konu kapanır. Fakat Einstein'ın ortaya koyduğu özel görelilik, tam da bu rahatlığı bozdu. Uzay ile zamanın sandığımız kadar birbirinden bağımsız olmadığını gösterdi. Onlar, aynı büyük yapının farklı parçalarıydı. Uzay-zaman.

Burada insanın zihni ister istemez biraz tökezliyor. En azından benimki tökezliyor. Çünkü beynimiz üç boyutlu bir dünyayı anlamaya göre şekillenmiş durumda. Bir taşı tutabiliriz, masanın altına bakabiliriz, duvara çarpabiliriz. Fakat dört boyutlu uzay-zamanı elimizle yoklayamıyoruz. Dolayısıyla konuya girerken zihnimizin bir köşesinde küçük bir sesin “Bir dakika, ne oluyor?” demesi bence son derece normal. Fizikçiler de bunu tamamen aşmış değil. Sadece onların yanında bir de denklem bulunuyor.

Diyelim ki şu anda bir sandalyede oturuyorsunuz. Dışarıdan bakan biri için hareket etmiyorsunuz. Hatta son derece hareketsiz görünüyorsunuz. Sandalye de sizinle aynı fikirde. Masa da öyle. Etrafta bir kedi varsa onun için zaten hiçbir şeyin önemi yok. Fakat “hareket etmiyorsunuz” demek, yalnızca uzaydaki hareketinizin çok küçük olduğunu söylemek anlamına geliyor. Zaman içinde ise hareket etmeye devam ediyorsunuz. Bir saniye önceki siz ile bir saniye sonraki siz, uzay-zamanda aynı noktada değilsiniz. Doğduğunuz andan şu ana kadar uzay-zamanda bir iz bıraktınız. Bu yazının sonuna geldiğinizde o iz biraz daha uzamış olacak.

İşte burada çok ilginç bir fikir ortaya çıkıyor. Uzayda ne kadar az hareket ediyorsanız, zaman yönündeki hareketiniz o kadar belirgin hale geliyor. Uzayda hareket etmeye başladığınızda ise uzay ve zaman arasındaki ilişki değişiyor. Özel görelilik bize, uzayda yaptığımız hareketin zaman ölçümümüzle bağlantılı olduğunu söylüyor. Yani hız yalnızca “Bir yerden başka bir yere ne kadar çabuk gidiyorum?” sorusunun cevabı değil. Daha derinde, uzay ve zamanın birbirleriyle nasıl ilişki kurduğuyla ilgili.

İşte Einstein'ın dünyayı değiştiren taraflarından biri burada ortaya çıkıyor. Uzun süre zamanın herkes için aynı hızda aktığını düşünmek son derece doğal geldi. Sanki Evren'in her köşesine devasa bir saat asılmış ve herkes aynı anda o saate bakıyormuş gibi düşündük. Dünya dönüyor, saat çalışıyor, insanlar yaşlanıyor. Her şey düzenli ve aynı tempoda ilerliyor sanıyorduk. Fakat Evren'in böyle evrensel bir saati yok.

Saatiniz ile ışık hızına yakın hareket eden bir aracın içindeki saat, aynı olaylar arasındaki süreyi aynı şekilde ölçmeyebilir. İki gözlemci aynı olaylara bakıp geçen zamanı farklı ölçebilir. İlk duyduğumda benim de aklıma “İyi de saat saat değil mi?” sorusu geliyor. Evet, saat saat. Sorun saatte değil. Sorun, zamanın sandığımız kadar değişmez olmamasında.

Burada “uzay-zamanda ışık hızında hareket etmek” fikri karşımıza çıkıyor. Bu cümleyi ilk duyduğunuzda kafanızda bir araba beliriyorsa o arabayı hemen garaja çekin. Çünkü burada söz konusu olan şey, otomobilinizin kilometre saatinde 300 bin kilometreyi görmesi değil. Çok daha farklı, matematiksel bir anlamdan söz ediyoruz. Özel görelilikte kütleli bir cismin uzay-zamandaki hareketini tanımlayan dört-hızın büyüklüğü ışık hızına karşılık gelir.

Bu, “Arabanız saatte 300 bin kilometre hızla gidiyor” anlamına gelmez. Hatta siz koltukta otururken uzaydaki hızınız sıfır olabilir. Fakat uzay-zamanda yine de hareket ediyorsunuz. İşte benim için asıl şaşırtıcı taraf burada başlıyor. Çünkü hareket kelimesini duyduğumuzda bir yer değiştirme bekliyoruz. Bir otobüs kalkıyor, bir uçak havalanıyor, bir insan koşuyor. Hız dediğimiz şey de bunun ne kadar hızlı gerçekleştiğini söylüyor. Uzay-zaman ise hareket kavramının içine zamanı da dahil ediyor.

Bir cisim yalnızca uzayda değil, zamanda da ilerliyor. Zamanda ilerlemekten kaçış yok. Koltukta oturan insan da hareket ediyor, maraton koşan insan da. Aradaki fark, uzay yönündeki hareketlerinin farklı olması. Uzayda hareketiniz arttıkça zamanla kurduğunuz ilişki de değişiyor. Bu nedenle ışık hızına yaklaşan bir yolculuk yalnızca “çok hızlı gitmek” anlamına gelmiyor. Aynı zamanda zamanın ölçülme biçimini değiştiren bir yolculuk haline geliyor.

Şimdi bir uzay gemisi düşünelim. İçinde bir astronot var. Geminin motorları çalışıyor ve gemi giderek hızlanıyor. Dışarıdan bakan biri için geminin hızı korkutucu derecede yükseliyor. Işık hızına yaklaştıkça işler daha da ilginç hale geliyor. Fakat astronot kendi gemisinin içinde otururken kendisini “Işık hızına yaklaşıyorum!” diye hissetmek zorunda değil. Çünkü özel görelilikte mutlak bir hareket duygusundan söz etmiyoruz. Her gözlemcinin kendi referans sistemi var.

Kendi gemisinde oturan astronot kahvesini içebilir, müzik dinleyebilir, pencereden dışarı bakabilir ve Evren'in en hızlı insanlarından biri olduğunu düşünmeden yolculuğuna devam edebilir. Tabii gemi hızlanırken kahvenin ne yapacağı ayrı mesele. Fizik ne kadar ciddi olursa olsun, kahvenin masadan havalanıp kıyafete dökülme ihtimali insanlık tarihinin bütün teorilerinden daha can sıkıcı olabilir.

Ama dışarıdan bakan bir gözlemci için geminin hareketi bambaşka görünebilir. İşte göreliliğin büyüsü burada ortaya çıkıyor. Farklı gözlemciler olayları farklı ölçebilirler. Buna rağmen fizik yasaları herkes için tutarlı kalır. Ve bu hikâyenin değişmeyen kahramanlarından biri ışığın hızıdır. Boşluktaki ışık hızı yaklaşık saniyede 299.792 kilometredir ve özel göreliliğin temel taşlarından biridir.

Peki neden ışık hızını aşamıyoruz?

Çünkü kütleli bir cismi hızlandırdıkça, onu daha da hızlandırmak için gereken enerji olağanüstü biçimde artıyor. Işık hızına ulaşmaya çalıştığınız sınırda gereken enerji sonsuza doğru gidiyor. Dolayısıyla mesele yalnızca daha güçlü bir motor yapamamış olmamız değil. Sorun motorun gücünde değil. Sorun, uzay-zamanın temel yapısında.

İnsanlık her engeli mühendislikle aşabileceğine inanmayı seviyor. Daha büyük motor, daha güçlü yakıt, daha iyi malzeme, daha gelişmiş bilgisayar... Birçok sınırı gerçekten de teknolojiyle aştık. Fakat bazı sınırlar bir mühendislik problemi değil. Bir duvarı yıkabilirsiniz, motoru güçlendirebilirsiniz, bilgisayarı hızlandırabilirsiniz. Fakat uzay-zamanın temel geometrisini tornavidayla sökemiyorsunuz. En azından şimdilik.

Üstelik bütün bunlar yalnızca fizikçilerin kara tahtaya yazıp sonra silmek zorunda kaldıkları denklemlerden ibaret değil. Einstein'ın görelilik teorilerinin sonuçları günlük hayatımızdaki teknolojilerde de karşımıza çıkıyor. GPS sistemlerinin doğru çalışabilmesi için uyduların hareketlerinden ve Dünya'nın kütleçekim alanından kaynaklanan zaman farklarının hesaba katılması gerekiyor. Yani cebimizde taşıdığımız telefon, dolaylı olarak Einstein'ın Evren hakkındaki fikirlerinden faydalanıyor.

Düşünün. Einstein yıllar önce zamanın ve uzayın doğasını anlamaya çalışıyor. Biz ise bugün telefonu çıkarıp “Abi şu kavşaktan mı dönüyorum?” diye navigasyona soruyoruz. Bilimin vardığı nokta bazen gerçekten komik. Evrenin çalışma prensiplerini anlamaya çalışıyorsunuz, sonuçta insanlara “200 metre sonra sağa dönün” dedirten bir sistem ortaya çıkıyor.

Fakat bütün bunların içinde asıl büyüleyici olan “ışık hızında hareket ediyoruz” cümlesi değil. Asıl büyüleyici olan, hareket kavramının kendisini yanlış anlamış olabileceğimizi fark etmek. Kendimizi Evren'in içinde duran nesneler olarak düşünüyoruz. Sanki büyük bir sahne var, biz de o sahnenin üzerinde oturuyoruz. Oysa görelilik bize sahne ile oyuncunun birbirinden tamamen ayrı olmadığını gösteriyor.

Uzay-zaman, içinde yaşadığımız pasif bir kutu değil. O, olayların gerçekleştiği geometrik yapının kendisi. Doğduğunuz andan itibaren uzay-zamanda kendi dünya çizginizi oluşturuyorsunuz. Çocukluğunuz, okul yıllarınız, ilk işiniz, büyük mutluluklarınız, hayal kırıklıklarınız, bir arkadaşınızla saatlerce güldüğünüz anlamsız bir akşam, yıllar sonra hatırladığınız küçük bir bakış... 

Bunların tamamı o çizginin üzerinde.

Şu anda bulunduğunuz nokta da o çizginin bir parçası. Birkaç dakika sonra okuyacağınız cümle de öyle. Yazının sonuna geldiğinizde farkında olmadan uzay-zamanda biraz daha ilerlemiş olacaksınız. Üstelik bunun için tek bir adım bile atmanız gerekmeyecek. İşin garip tarafı da bu zaten. Bazen Evren'de ilerlemek için hiçbir yere gitmeniz gerekmiyor.

İnsan bazen Evren'i anlamak için çok uzaklara bakması gerektiğini sanıyor. Milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksiler, kara delikler, yıldızlar ve süpernovalar bize daha büyük sırlar taşıyor gibi geliyor. Oysa göreliliğin en şaşırtıcı derslerinden biri burnumuzun dibinde duruyor. Zaman geçiyor. Ve “geçiyor” dediğimiz bu basit kelimenin arkasında, uzay ile zamanın birbirine bağlandığı devasa bir matematiksel yapı bulunuyor.

Biz o yapının içinde yaşıyoruz. Hareket ediyoruz. Yaşlanıyoruz. Dünya'nın dönüşüyle birlikte hareket ediyoruz, Dünya Güneş'in çevresinde dolaşıyor, Güneş Sistemi galaksinin içinde ilerliyor, galaksimiz de Evren'in büyük kozmik hareketlerinin bir parçası olarak yoluna devam ediyor. Evren sessiz görünmesine rağmen aslında inanılmaz bir hareketlilik içinde.

Ve bütün bu karmaşanın ortasında siz şu anda bir sandalyede oturuyor olabilirsiniz. Hiçbir yere gitmiyor gibi görünüyorsunuz. Fakat uzay-zamanda ilerliyorsunuz. Saatinizi durduramadığınız gibi bunu da durduramazsınız. Uyusanız da devam eder. Koşsanız da. Deniz kenarında otursanız da. Bir otobüsün camından dışarı bakarken de. Bu yazıyı okurken bile...

Evren sizin için beklemiyor. Çünkü Evren'in en tuhaf taraflarından biri şu. Sizi hiçbir zaman gerçekten durdurmuyor. Sadece nereye doğru hareket ettiğinizi anlamanızı biraz zorlaştırıyor.

Peki neden bunu hissetmiyoruz? Çünkü insan bedeni uzay-zamandaki hareketini gösteren bir göstergeyle donatılmadı. Kalp atışımızı hissediyoruz, nabzımızı ölçebiliyoruz, saate bakabiliyoruz, otomobil kullanırken hız göstergesini görebiliyoruz. Fakat bileğimizde “Uzay-zamansal hız c” yazan küçük bir ekran bulunmuyor. İyi ki de bulunmuyor. Muhtemelen sabah işe giderken bir de onunla uğraşır, “Bugün uzay-zamansal hızım neden düştü?” diye insan kaynaklarına mail atardık.

Oysa mesele bundan çok daha derin. Biz Evren'in içinde yalnızca bir noktadan diğerine gitmiyoruz. Uzay ve zamanın birlikte oluşturduğu yapının içinde kendi yolumuzu çiziyoruz. Bu yüzden Einstein'ın teorisi bize yalnızca hızlı arabaları, ışığı veya roketleri anlatmıyor. Bize gerçekliğin sandığımızdan çok daha garip olduğunu söylüyor.

İşin ilginç tarafı, Evren'in bize garip gelmesi onun yanlış olduğunu göstermiyor. Tam tersine, garip olan çoğu zaman Evren değil. Onu anlamak için kullandığımız gündelik sezgiler. Biz küçük bir gezegende, küçük hızlarda ve kısa hayatlar yaşayarak büyüdük. Bu yüzden zamanın herkes için aynı aktığını, uzayın değişmez olduğunu ve “hareket etmiyorsam hareket etmiyorumdur” düşüncesini doğal kabul ettik.

Sonra Einstein çıktı ve bütün bu rahatlığı biraz bozdu. Bize uzayın ve zamanın birbirinden kopuk iki ayrı şey olmadığını, hareketin yalnızca bir yer değiştirme olmadığını ve Evren'in bizim günlük sezgilerimizden çok daha tuhaf kurallarla çalıştığını gösterdi.

Bugün siz koltuğunuzda otururken, hiçbir yere gitmiyor gibi görünürken, uzay-zamanın içinde durmaksızın ilerliyorsunuz. Kalkıp pencereye bakmanıza gerek yok. Rokete binmenize de. Sadece saatinize bakın.

Bir saniye geçti.

İşte o bir saniyede Evren sizi bir adım daha ileri taşıdı.

Nereye gittiğinizi seçebilirsiniz. Hangi yolu izleyeceğinizi, nerede duracağınızı, neyi geride bırakacağınızı seçebilirsiniz. Fakat zamanın içinden geçip geçmemeyi seçemezsiniz.

İnsanın Evren karşısındaki en tuhaf ve en güzel durumu tam olarak budur. Kendimizi hareket eden varlıklar olarak görürüz. Oysa biraz daha derinden baktığımızda, hareketin kendisinin bizim varoluş biçimimiz olduğunu fark ederiz.

Yazarın Diğer Yazıları