Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Ölçemediğimiz Şeyi Gerçekten Yönetebilir miyiz?

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Bir şeyi ölçemiyorsak, gerçekten bildiğimizi söyleyebilir miyiz? Biraz daha ileri gidelim. Ölçemediğimiz bir şeyi gerçekten yönetebilir miyiz? 

Bir ülkenin ekonomisini, nüfusunu, üretimini, borcunu, gelirini ve kaynaklarını ölçmeden o ülkenin geleceği hakkında ne kadar sağlıklı konuşabiliriz? 

Bir köprünün taşıyabileceği yükü hesaplamadan üzerinden geçebilir miyiz? Bir uçağın ne kadar yakıtla ne kadar yol gideceğini bilmeden rotasını belirleyebilir miyiz? Bir hastalığın ne hızla yayıldığını ölçmeden onunla mücadele edebilir miyiz?

Bütün bu sorular bizi aynı yere getiriyor. Matematiğe.

Matematik denildiğinde çoğumuzun zihninde okul sıraları beliriyor. Tahtaya yazılmış denklemler, çözülmesi gereken problemler, sınav kâğıtları ve insanın yıllarca kendisine sorduğu o meşhur soru geliyor akla. “Ben bunu gerçek hayatta nerede kullanacağım?” İşin ironik tarafı, bu soruyu sorarken gerçek hayatın matematikle ne kadar iç içe olduğunu fark etmiyoruz.

Çünkü matematik yalnızca hesap yapmak değildir. Matematik ölçmektir, karşılaştırmaktır, ilişki kurmaktır, tahmin etmektir ve belirsizliği azaltmaktır. Daha da önemlisi, insanın kendi düşüncesine dönüp “Ben bunu gerçekten nereden biliyorum?” diye sorabilmesidir.

İnsanın matematikle ilişkisi de okul kitaplarında başlamadı. İnsan önce çevresindeki farklılıkları fark etti. Bir taşın diğerinden ağır olduğunu, bir yolun diğerinden uzun olduğunu, bir ağacın daha yüksek olduğunu gördü. Elindeki yiyeceğin kaç gün yeteceğini, bir topluluğun kaç kişiden oluştuğunu, güneşin hangi düzende hareket ettiğini anlamaya çalıştı.

Henüz denklem yoktu, sayıların isimleri bile yoktu. Ama miktar vardı, mesafe vardı, zaman vardı, düzen vardı. İnsan önce gözlemledi, sonra ölçtü, daha sonra ölçtüklerini sembollere dönüştürdü. Bugün matematik dediğimiz büyük düşünce sistemi, insanın dünyayı anlamak için sorduğu bu basit soruların yüzyıllar boyunca büyümesiyle oluştu.

Burada matematiğin insanlık açısından asıl önemi ortaya çıkıyor. Bir şeyin “çok” olduğunu söylemek başka, ne kadar çok olduğunu bilmek başka şeydir. Bir ülkenin zengin olduğunu söylemek başka, üretimini, borcunu, kişi başına düşen gelirini, enflasyonunu ve gelir dağılımını bilmek başka.

Bir şirketin büyüdüğünü söylemek başka, satışlarının, maliyetlerinin ve kârlılığının nasıl değiştiğini ölçmek başka. Bir hastalığın hızla yayıldığını söylemek başka, yayılma hızını ve risk oranını hesaplamak başka. Çünkü ölçmediğimiz şey hakkında çoğu zaman yalnızca izlenim sahibiyizdir. İzlenim ise bilgi değildir.

İnsanlık tarihindeki büyük zihinsel sıçramalardan biri de izlenimden ölçüme geçiştir. Bir tarlaya bakıp “Bu yıl iyi ürün aldık” demekle dönüm başına üretimi hesaplamak arasında büyük bir fark vardır. Bir nehrin karşı kıyısına bakıp “Uzak” demekle aradaki mesafeyi ölçmek aynı şey değildir.

Gökyüzüne bakıp “Ay hareket ediyor” demekle onun hareketini hesaplamak arasında ise medeniyetleri değiştiren bir düşünce farkı vardır. Ölçüm devreye girdiğinde dünya biraz daha anlaşılır hâle gelir. Daha önemlisi, ölçebildiğimiz şeyi karşılaştırabiliriz. Karşılaştırabildiğimiz şeyi değerlendirebiliriz. Değerlendirdiğimiz şeyi yönetebiliriz.

Bir üretim hattını düşünelim. Makineler bütün gün çalışıyor, depoda ürünler birikiyor ve yönetici üretimin iyi gittiğini düşünüyor. Fakat rakamlara bakıldığında başka bir tablo çıkabilir. Üretim artmıştır ama hatalı ürün oranı da yükselmiştir.

Makine daha fazla çalışmıştır ama enerji tüketimi çok daha hızlı artmıştır. İşçiler daha fazla üretmiştir ama bakım maliyetleri yükselmiştir. Gözle bakıldığında başarılı görünen bir gün, ölçüldüğünde başarısız çıkabilir.

İşte matematiğin gerçek gücü burada başlıyor. Matematik bize yalnızca kaç ürün üretildiğini söylemez. Üretimin verimli olup olmadığını da sorgulatır. Bin ürün üretmek tek başına başarı değildir. O bin ürünün kaçı sağlam, kaçı hatalı, ne kadar sürede üretildi, ne kadar enerji harcandı ve önceki döneme göre ne değişti? Bu soruların her biri ölçüm ister.

Aynı durum devlet yönetiminde çok daha büyük sonuçlar doğurur. Nüfusu bilmeden okul planlayamazsınız. Üretimi bilmeden ekonomik hedef koyamazsınız. Kaynakları bilmeden bütçe hazırlayamazsınız. Borcu, geliri ve harcamayı doğru ölçmeden geleceğe dair güvenilir bir tablo oluşturamazsınız.

İyi niyet elbette önemlidir. Fakat iyi niyet bir yol haritası değildir. Bir ülkenin geleceği hakkında konuşurken elimizde veri yoksa söylediklerimiz kolayca temenniye dönüşebilir. Matematik burada bize duymak istediğimiz şeyi değil, elimizdeki ölçümlerin gösterdiği tabloyu sunar. O tablo hoşumuza gitmese bile gerçeği değiştirmez. Asıl değer de burada ortaya çıkar.

Matematiğin insana yaptığı başka bir iyilik daha vardır. İnsan kendi fikrine fazlasıyla inanabilir. İşimize gelen verileri hatırlar, işimize gelmeyenleri görmezden geliriz. Bir sonuca önceden karar verip sonra o sonucu destekleyecek gerekçeler aradığımız da olur.

Matematik ise insanın karşısına huysuz bir tanık gibi dikilir ve hesabı gösterir. Çünkü insanın en büyük zaaflarından biri haklı çıkmayı, doğruyu bulmanın önüne koyabilmesidir. Matematik ise düşüncemizi değil, ilişkiyi ve sonucu sınamaya zorlar. Bu yüzden yalnızca hesaplama aracı değil, aynı zamanda düşünme disiplinidir. İnsana kendi fikrinden şüphe etmeyi ve gerektiğinde yanıldığını kabul etmeyi öğretir.

Fakat burada önemli bir ayrım var. Ölçmek, her şeyi sayıya indirgemek anlamına gelmez. İnsan hayatında rakamlarla bütünüyle ifade edilemeyecek değerler vardır. Sevgi, güven, sadakat, dayanışma ve insanın yaşadığı bazı duygular bir tabloya sığmaz. İnsan yalnızca istatistiklerden oluşmaz.

Fakat ölçemediğimiz şeylerin varlığını kabul etmek, ölçebildiğimiz şeyleri ihmal etmemiz gerektiği anlamına da gelmez. Tam tersine, ölçebildiğimiz alanlarda gerçeğe mümkün olduğunca yaklaşmak, kararlarımızı daha sağlam hâle getirir. Bir toplumun huzurunu tek bir rakama sığdıramayabiliriz ama işsizlik oranını, gelir dağılımını, eğitim düzeyini, suç oranlarını ve nüfus hareketlerini ölçebiliriz. Sonra bu verileri insan hayatının gerçekleriyle birlikte değerlendirebiliriz.

Üstelik ölçmek tek başına da yeterli değildir. Yanlış şeyi ölçebilirsiniz. Yanlış yöntem kullanabilirsiniz. Eksik veri toplayabilirsiniz. Doğru veriyi yanlış yorumlayabilirsiniz. Hatta rakamları kullanarak gerçeği saklamaya çalışabilirsiniz.

Bu yüzden bir sayı gördüğümüzde yalnızca “Sonuç kaç?” diye sormak yetmez. “Bu sayı nasıl ortaya çıktı?” diye de sormak gerekir. Kaç kişi ölçüldü, hangi dönem seçildi, hangi veriler dışarıda bırakıldı, hangi yöntem kullanıldı ve bu rakam gerçekten neyi anlatıyor?

Matematik burada yalnızca sonuç üretmez. Şüphe etmeyi öğretir. Fakat rastgele bir şüpheyi değil, gerekçeli şüpheyi. Bir iddia duyduğumuzda “Bunun kanıtı ne?” demeyi, bir sonuç gördüğümüzde “Buraya nasıl gelindi?” diye düşünmeyi sağlar.

Bu yüzden matematik yalnızca mühendislerin, bilim insanlarının veya ekonomistlerin ihtiyacı değildir. Sağlıklı düşünmek isteyen herkesin ihtiyacıdır. Bir köprü “Bence dayanır” cümlesiyle ayakta kalmaz. Bir uçak “Yakıt yeter” düşüncesiyle havalanmaz. Bir fabrika “Çok üretiyoruz” hissiyle verimli çalışmaz.

Doğa bizim özgüvenimizle ilgilenmez. Mühendis “Bu köprü dayanır” dediğinde yerçekimi saygıyla ayağa kalkıp alkışlamaz. Köprü ya dayanır ya dayanmaz. Matematik, insanın doğayla pazarlık yapmasını engelleyen gerçeklik duvarlarından biridir. Hesap hatalıysa doğa bunu er ya da geç bize gösterir.

Bugün kullandığımız telefonlardan GPS sistemlerine, uydulardan tıbbi görüntüleme cihazlarına, bilgisayarlardan yapay zekâya kadar sayısız teknolojinin arkasında matematiksel düşünce bulunuyor. Bir uydunun yörüngesini hesaplamak, bir roketin rotasını belirlemek, bir fabrikanın kapasitesini planlamak veya bir hastalığın yayılma hızını incelemek aynı temel yeteneğe dayanıyor.

Henüz gerçekleşmemiş bir şey hakkında, elimizdeki verilerden hareket ederek akıl yürütmek. İnsan yalnızca olanı izlemekle yetinmedi. Geleceği hesaplamaya başladı. Fırtınanın nereye gideceğini, bir gezegenin nerede bulunacağını, bir yatırımın ne kadar risk taşıdığını, bir fabrikanın ne kadar üretim yapabileceğini anlamaya çalıştı. Matematik insanın en büyük avantajlarından birini burada güçlendirdi. İnsan, henüz gerçekleşmemiş olanı düşünmeye başladı.

Bu nedenle matematiği yalnızca faydalı olduğu için önemsemek de eksik kalır. Matematik, insan zihninin dünyadaki düzeni arama biçimidir. Bazen ortaya çıkan bir matematiksel fikir yıllarca hiçbir işe yaramıyor gibi görünür, sonra başka bir bilim dalının temel taşlarından biri hâline gelir. İnsan düşüncesinin değerini yalnızca bugünkü faydasıyla ölçmek bu yüzden doğru değildir.

Bir fikrin yarın neye dönüşeceğini her zaman önceden bilemeyiz. Bilimin tarihinde bunun sayısız örneği vardır. İnsan bazen yalnızca merak ettiği için bir problemi çözer ve yıllar sonra başka bir insan o çözümün üzerine yeni bir dünya kurar. Bu nedenle matematik, yalnızca bugünün ihtiyaçlarına cevap veren bir alan değil, geleceğin kapılarını açabilecek bir düşünme biçimidir.

Matematik bize sadece dünyanın ölçüsünü vermiyor. Kendi düşüncemizin sınırlarını da gösteriyor. İnsan yanılabilir. Hafızası şaşabilir. Sezgisi onu yanıltabilir. Rakamlar bile yanlış kullanılabilir. Fakat doğru sorularla toplanmış doğru veriler, yanıldığımızı fark etmemiz için elimizde güçlü bir imkân oluşturur.

Matematiğin insana verdiği büyük derslerden biri de budur. Her bildiğimizi sandığımız şey gerçekten bildiğimiz bir şey değildir. Bazen sadece tahmin ediyoruzdur, bazen yalnızca hissediyoruzdur, bazen de görmek istediğimiz şeyi gerçek sanıyoruzdur. Ölçüm, bütün bu yanılgıların karşısına çıkar ve bize gerçeğe yaklaşmanın bir yolunu verir.

İnsanlık tarihi bir bakıma ölçme tarihidir. Zamanı ölçtük, mesafeyi ölçtük, ağırlığı, sıcaklığı, hızı, üretimi, nüfusu ve enerjiyi ölçtük. Ölçtükçe karşılaştırdık. Karşılaştırdıkça değerlendirdik. Değerlendirdikçe değiştirdik.

Bir taşın diğerinden büyük olduğunu anlamakla başlayan hikâye, bugün uyduların yörüngesini hesaplayan, okyanusların derinliğini ölçen ve milyarlarca işlemi saniyeler içinde yapan sistemlere kadar uzandı. Fakat bütün bu gelişmelerin temelinde çok basit bir insan sorusu var. “Ne kadar?”

Sonra bu soru değişti. “Ne kadar daha fazla?” “Ne kadar uzak?” Ne kadar hızlı?” “Ne kadar sürecek?” “Ne kadar dayanacak?” “Ne kadar ihtimal var?” İnsan bu soruları sordukça dünyayı anlamaya başladı.

Bu yüzden matematiği yalnızca okulda çözülen problemlerden ibaret görmek büyük bir haksızlık. Matematik, insanın dünyaya bakma biçimlerinden biridir. Ölçmek, karşılaştırmak, ilişki kurmak ve geleceğe dair akıl yürütmek için kullandığımız en güçlü dillerden biridir.

Bir ülkenin ekonomisinden bir fabrikanın üretim hattına, bir köprünün taşıma kapasitesinden bir uçağın yakıt hesabına kadar hayatın çok farklı alanlarında aynı temel ihtiyaç karşımıza çıkar. Gerçeği anlamak için bir ölçüye ihtiyaç duyarız. Ölçü olmadan karar verebiliriz, fakat kararımızın neye dayandığını bilmek zorlaşır.

Sonunda başlangıçtaki soruya dönüyoruz. Ölçemediğimiz şeyi gerçekten yönetebilir miyiz? Tam anlamıyla hayır. Çünkü yönetmek yalnızca karar vermek değildir. Nerede olduğunu bilmek, neyin değiştiğini görmek, yapılan müdahalenin sonucunu değerlendirmek ve gerektiğinde yön değiştirmektir. Bunların hepsi ölçümle güçlenir.

Ama ölçemediğimiz her şeyi değersiz de sayamayız. İnsan hayatı bir elektronik tablo değildir. Sayıların dışında kalan gerçekler vardır. İyi yönetim, bu gerçekleri unutmadan ölçülebilenleri doğru ölçebilmektir.

Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, bilmediği şeyi bildiğini sanmasıdır. Matematik bize bunun tersini öğretir. Önce sorarız, sonra ölçeriz, karşılaştırırız, hesaplarız ve ondan sonra karar veririz. Yanıldığımızı gördüğümüzde de hesabı yeniden yaparız.

İnsanlığın binlerce yıldır yaptığı şey aslında budur. Bir taşın ağırlığını anlamaya çalışmaktan gezegenlerin hareketini hesaplamaya, bir tarlanın verimini ölçmekten milyarlarca işlemi saniyeler içinde gerçekleştirmeye kadar uzanan bütün bu hikâyenin temelinde aynı merak vardır.

Belki de medeniyet dediğimiz şey, insanın “Bence böyle” demek yerine bir gün dönüp “Hesap ne diyor?” diye sormaya başlamasıdır. Çünkü hesap her zaman bütün gerçeği anlatmayabilir, ama gerçeğe yaklaşmak için elimizdeki en güçlü araçlardan birini sunar.

Ölçemediğimiz yerde tahmin ederiz, ölçebildiğimiz yerde ise tahmini bırakıp gerçeğin peşine düşeriz. Matematiğin asıl değeri de tam burada ortaya çıkar. Bize yalnızca sayıları öğretmez. Ne kadar bildiğimizi, ne kadar bilmediğimizi ve kararlarımızı hangi zeminde verdiğimizi gösterir.

Sonuçta mesele yalnızca matematik değildir. Mesele, dünyaya nasıl baktığımızdır. Ölçmeden hüküm vermek kolaydır. Hissetmek, tahmin etmek ve kanaat oluşturmak insanın doğasında vardır. Fakat bir ülkeyi, bir kurumu, bir üretim hattını, bir ekonomiyi veya kendi hayatımızı daha iyi yönetmek istiyorsak kanaatin yanına ölçümü koymak zorundayız.

Çünkü ölçebildiğimiz şeyi karşılaştırabilir, karşılaştırdığımız şeyi değerlendirebilir ve değerlendirdiğimiz şeyi daha doğru yönetebiliriz. İnsanlık da yüzyıllar boyunca tam olarak bunu yaparak ilerledi. Önce dünyayı anlamaya çalıştı, sonra ölçtü, ölçtükçe hesapladı ve hesapladıkça değiştirdi. Bu yüzden ölçmek yalnızca bir sayı bulmak değildir. Ölçmek, gerçeğe biraz daha yaklaşma cesaretidir.

Yazarın Diğer Yazıları