Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Zaman Hakkında Ne Biliyoruz?

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Saatime baktığımda 22.40 yazıyor. Birkaç dakika sonra 22.45 olacak. 

Bundan daha sıradan ne olabilir? 

Gün içinde defalarca saate bakıyoruz. İşe yetişirken, otobüsü beklerken, birini ararken, gece yatmadan önce... Hatta bazen hiçbir işimiz olmadığı halde saate bakıyoruz. Zaman hayatımızın o kadar içinde ki artık onu fark etmiyoruz bile. 

Oysa insan bir an durup düşündüğünde karşısına hiç de sıradan olmayan bir soru çıkıyor: Zaman nedir?

Günlük hayatta bunun cevabını vermek kolay. Zaman geçer, insanlar yaşlanır, çocuklar büyür, mevsimler değişir. Takvim yaprakları eksilir, saat ilerler. 
Fakat biraz daha derine indiğimizde iş değişiyor. Çünkü zaman dediğimiz şey, yalnızca duvardaki saatin akrep ve yelkovanından ibaret değil. Yıllarca herkes için aynı şekilde akan bir şey olduğunu düşündük. Sabah hepimiz için sabah, akşam hepimiz için akşam sandık. Sonra Einstein çıktı ve bu alışkanlığımızı biraz bozdu.

Einstein’ın zamanın göreceliğini anlatmak için kullandığı söylenen güzel bir örnek var. Güzel bir kızla bir saat oturursanız, size bir dakika gibi gelir. Ama sıcak bir sobanın üzerinde bir dakika oturursanız, size bir saat gibi gelir. “İşte görelilik budur” denir. Bu sözün Einstein tarafından tam olarak bu şekilde söylenip söylenmediği kesin değil ama anlatmak istediği şey oldukça güzel. Çünkü hepimiz zamanın nasıl hissettirdiğini biliyoruz. İki saatlik bir sohbet bazen göz açıp kapayıncaya kadar biterken, beş dakikalık bir bekleyiş insana bitmek bilmeyen bir gün gibi gelebiliyor.

Fakat burada bizim zamanı nasıl hissettiğimizle fiziksel olarak ölçülen zamanı birbirinden ayırmak gerekiyor. Sıkıldığımız için beş dakika gerçekten uzamıyor. Eğlendiğimiz için iki saat fiziksel olarak kısalmıyor. Saat yine kendi işini yapıyor. Bizim zihnimiz ise zamanı bambaşka bir şekilde yaşıyor. Çocukken yaz tatilleri bu yüzden bitmek bilmezdi. Şimdi ise pazartesi sabahı gözümüzü açıyoruz, birkaç dakika sonra sanki cuma akşamı olmuş gibi hissediyoruz. İnsan yaş aldıkça zamanın hızlandığını düşünmeye başlıyor. Aslında hızlanan belki de zaman değil, bizim ona yetişme çabamız.

İşin fizik tarafına geldiğimizde ise konu gerçekten şaşırtıcı bir hal alıyor. Einstein’ın görelilik teorileri bize zamanın herkes için aynı şekilde ilerlemediğini söylüyor. Bir cismin hareketi ve bulunduğu kütleçekim alanı, zamanın ölçülme biçimini etkileyebiliyor. Çok yüksek hızlarda hareket eden biriyle Dünya üzerinde duran birinin saatleri aynı süreyi göstermeyebiliyor. Bu, kulağa ilk duyulduğunda oldukça garip geliyor. Çünkü saat dediğimiz şey bize hep güvenilir, değişmez ve tarafsız bir şey gibi geliyor. Oysa evren söz konusu olduğunda saatlerin bile şartlara göre değişen bir hikâyesi var.

Zamanın uzaydan ayrı düşünülmemesi de işin başka bir tarafı. Modern fizikte uzay ve zaman birlikte ele alınıyor ve buna uzayzaman deniyor. Yani evreni üç boyutlu kocaman bir oda, zamanı da o odanın köşesinde duran bir saat gibi düşünmek artık yeterli değil. Uzay ve zaman birbirine bağlı. Hareket ettiğimizde, kütleçekim değiştiğinde, evrenin nasıl işlediğine bağlı olarak zamanın ölçümü de değişebiliyor.

Bütün bunları düşününce insanın aklına şu soru geliyor: Madem zaman böyle bir şey, neden biz onu hep ileri doğru gidiyormuş gibi hissediyoruz?

Bir bardağı masadan düşürdüğümüzü düşünelim. Bardak yere çarpar ve kırılır. Cam parçaları etrafa saçılır. Hepimiz bunun normal olduğunu biliriz. Ama aynı görüntüyü tersten oynattığımızı düşünün. Yerdeki cam parçaları havaya kalkacak, birleşecek ve bardak yeniden masanın üzerine çıkacak. Böyle bir şey görsek ilk tepkimiz herhalde “Bu video ters oynatılıyor” olur. Çünkü günlük hayatımızda olayların böyle gerçekleşmediğini biliyoruz.

Geçmişi hatırlıyoruz ama geleceği hatırlayamıyoruz. Yumurtayı kırıyoruz ama kırılmış yumurtayı tekrar eski haline getiremiyoruz. Çay soğuyor ama masanın üzerinde beklerken kendi kendine yeniden kaynamaya başlamıyor. Evi dağıtmak birkaç dakika sürüyor, toplamak ise bazen insanın bütün akşamını alıyor. Son örnekte fiziğin payı ne kadar bilmiyorum ama evdeki dağınıklığın zamanla kendiliğinden ortadan kalkmadığını hepimiz biliyoruz.

Bilimin burada karşımıza çıkardığı önemli kavramlardan biri entropi. Kelime biraz soğuk geliyor ama anlattığı mesele oldukça ilginç. Entropi kabaca bir sistemin kaç farklı şekilde düzenlenebileceğiyle ve düzensizliğin artmasıyla ilişkili bir kavram. Termodinamiğin ikinci yasası da kapalı sistemlerde entropinin genel olarak artma eğiliminde olduğunu söylüyor. Zamanın oku dediğimiz şeyin anlaşılmasında bu durumun önemli bir yeri var. O yüzden kırılmış bir bardağın yeniden kendi kendine birleşmesini beklemiyoruz.

Ama entropiyi zamanın kendisi sanmak da doğru değil. Entropi bize zamanın neden belirli bir yönde yaşandığını anlamamızda yardımcı oluyor. Fakat “Zaman neden var?” sorusunu tek başına cevaplamıyor. Bence bilimin en güzel taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor. Bir sorunun cevabını bulduğunuzda bazen karşınıza iki yeni soru çıkıyor. İnsan evreni çözdüğünü sanırken evren dönüp “Daha bitmedi” diyor.

Zaten zamanın en garip tarafı da burada.

Fizik yasalarının önemli bir kısmında zamanı ileri veya geri düşünmek matematiksel olarak mümkün olabiliyor. Fakat bizim yaşadığımız dünyada işler böyle görünmüyor. Dün akşam yediğim yemeği tekrar tabağa dolduramıyorum. Çocukluğuma dönüp aynı günü yeniden yaşamıyorum. Bir şeyi kırdığımda onu onarabiliyorum ama kırılmadan önceki hale gerçekten geri götüremiyorum. Hayatın üzerinde bir “geri al” tuşu yok. Olsaydı muhtemelen hepimiz en çok yanlış söylediğimiz cümlelerde kullanırdık.

Saatin ilerlemesi değil, geri dönememek zamanın asıl sert tarafı.

Çünkü zamanı aslında doğrudan görmüyoruz. Onun bıraktığı izleri görüyoruz. Saçımıza düşen beyazları, büyüyen çocukları, eski fotoğrafları, artık gitmediğimiz sokakları, kapanan dükkânları ve hayatımızdan çıkan insanları görüyoruz. Zamanı elimize alıp “Bir bakayım, bugün ne kadar geçmiş?” diyemiyoruz. Sadece değişime bakıp zamanın geçtiğini anlıyoruz.

Bu yüzden zaman geçiyor derken neyi kastettiğimizi düşünmek gerekiyor. Gerçekten geçen zaman mı, yoksa değişen biz miyiz?

Bir ağaca bakıyorum. Geçen yıl üzerinde olan yaprakların bir kısmı bugün yok. Bir çocuğa bakıyorum. Birkaç yıl önceki çocuk artık karşımda değil. Aynaya bakıyorum. Yüz hâlâ benim yüzüm ama yıllar önceki yüzüm değil. Hayatın her tarafında değişim var. Biz de bu değişimin içinde yaşıyoruz. Belki zamanı hissetmemizin en güçlü nedeni de bu. Zamanı görmüyoruz ama değişimi görüyoruz.

Zamanı ölçmek için de insanlık tarih boyunca büyük bir uğraş verdi. Önce Güneş’e baktık. Gölgeleri takip ettik. Kum saatleri yaptık. Güneş saatleri kullandık. Sonra mekanik saatler geldi. Derken iş atomlara kadar vardı. Bugün saniyeyi tanımlamak için sezyum-133 atomunun belirli bir geçişinden yararlanıyoruz. Yani bir zamanlar gökyüzüne bakarak ölçmeye çalıştığımız şeyi artık atomların davranışlarını kullanarak ölçüyoruz.

Bunu düşününce insanlığın zaman karşısındaki merakı gerçekten ilginç geliyor. Önce Güneş’e baktık, sonra saat yaptık, sonra saati daha hassas hale getirdik, yetmedi atomun içine girdik. Bütün bunları neden yaptık? Çünkü hayatımızı düzenlemek için zamana ihtiyacımız var. Randevularımızı ayarlamak, işe gitmek, doğum günlerini hatırlamak, trenleri kaçırmamak için zamanı ölçüyoruz. Ama zamanı ölçmek, onun ne olduğunu anlamak anlamına gelmiyor.

Sonra insanın karşısına bir başka soru çıkıyor: “Şimdi” nedir?

Şu anda bu yazıyı okuyorsunuz. Ben bu satırları yazarken benim için şimdi olan an, sizin okuduğunuz anda çoktan geçmiş olacak. Siz bu cümleyi okurken sizin için şimdi olan şey, birkaç saniye sonra geçmiş olacak. Görelilik de bize evrenin her yerinde herkes için geçerli tek bir “şimdi” anlayışının sandığımız kadar basit olmadığını gösteriyor. Yani evrenin tamamında aynı anda çalan dev bir saat yok.

Bu, zamanın bir yanılsama olduğu anlamına gelmiyor. Zamanın fiziksel sonuçları var ve onu son derece hassas biçimde ölçebiliyoruz. Sadece günlük hayatta kullandığımız zaman kavramıyla evrenin fiziksel olarak tarif ettiği zaman aynı şey değil. Biz “Yarın saat üçte görüşelim” dediğimizde hayatımızı kolaylaştırıyoruz. Evrenin ise bizim yarın dediğimiz şeyle ilgili herhangi bir takvim tuttuğunu sanmıyorum.

İnsan burada kendi ölçülerinin evrenin ölçüsü olmadığını hatırlıyor.

Biz güne gün diyoruz, haftaya hafta diyoruz, yılları sayıyoruz. Doğum günlerimizi kutluyoruz, yaşımızı büyütüyoruz, “seneye görüşürüz” diyoruz. Evren ise bütün bunlardan habersiz şekilde kendi işine devam ediyor. Yıldızlar doğuyor, yıldızlar ölüyor, galaksiler hareket ediyor. Bizim için önemli olan bir gün, evrenin ölçüsünde küçücük bir aralık olabilir. Buna rağmen o küçücük aralık bizim bütün hayatımız olabilir.

Bugün zaman hakkında çok şey biliyoruz. Uzayla bağlantısını biliyoruz. Hızın ve kütleçekiminin zamanın ölçülmesini etkileyebildiğini biliyoruz. Entropinin zamanın yönüyle yakından ilişkili olduğunu biliyoruz. Atomları kullanarak zamanı inanılmaz bir hassasiyetle ölçebiliyoruz. Fakat bütün bunları bildikten sonra hâlâ cevabını tam olarak veremediğimiz bir soru var:

Zaman gerçekten akan bir şey mi?

Buna bugün kesin bir cevap vermek kolay değil. Belki de mesele zaten burada. Bilim her soruya hemen cevap vermek zorunda değil. Bazen bize sadece neyi bilmediğimizi göstermek de büyük bir adım. Zamanın duvardaki saatin akrep ve yelkovanı olmadığını biliyoruz. O saat bizim ölçme aracımız. Asıl büyük mesele, evrende değişimin nasıl mümkün olduğu ve olayların neden bizim için geçmişten geleceğe doğru yaşandığı.

Benim zaman konusunda en çok düşündüğüm şey ise şu: Bir saniyeyi elimizde tutamıyoruz. Geçmişe gidip bir günü yeniden yaşayamıyoruz. Geleceğe gidip yarının nasıl geçeceğine bakamıyoruz. Elimizde yalnızca şu an var. Fakat şu an dediğimiz şey de biz onu fark ettiğimiz anda geçmiş oluyor. İnsan hayatının tuhaflığı biraz da burada.

Zamanın ne olduğunu tam olarak çözememiş olabiliriz ama ne yaptığını çok iyi biliyoruz.

Bizi değiştiriyor.

Çocukluğumuzdan uzaklaştırıyor, bazı insanları hayatımıza getiriyor, bazılarını hayatımızdan çıkarıyor. Bazen bir yılı kısacık hissettiriyor, bazen tek bir dakikayı uzatıyor. Bazen elimizde hiçbir şey yokmuş gibi geliyor, bazen bir anın içine koskoca bir hayat sığıyor.

Ve biz bütün bunları düşünürken saat ilerlemeye devam ediyor.

22.40 oluyor.

Sonra yazının bitimi 00.52

Biz zamanın ne olduğunu tartışıyoruz. O ise cevap vermeden yoluna devam ediyor.

Belki de zaman hakkında bildiğimiz en kesin şey bu.

Geçiyor.

Yazarın Diğer Yazıları