*Kazanan Yok, Yorgunlar Var*
Modern çağın savaşları artık yalnızca cephede kazanılmıyor. Hatta çoğu zaman cephede bitmiyor bile. Füze sesleri kesildiğinde, kameralar başka yöne döndüğünde ve liderler “zafer” kelimesini telaffuz etmeye başladığında, asıl savaş yeni başlıyor: algı savaşı, ekonomik savaş, diplomatik savaş ve yorgunluk savaşı. İran, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ekseninde yaşanan son gerilim de tam olarak böyle okunmalı. Çünkü bu çatışmada herkes kendini galip ilan etmeye çalıştı; fakat ortaya çıkan tablo, kazananların değil, daha az kaybedenlerin hikâyesidir.
Batı medyasının olayları ele alış biçimi dikkat çekiciydi. Manşetlerde çoğunlukla İran’ın askeri kapasitesinin ne kadar zarar gördüğü, hava savunmasının ne ölçüde zayıfladığı, füze altyapısının ne kadar tahrip edildiği konuşuldu. Analizlerde ise Washington yönetiminin kararlılığı ve İsrail’in caydırıcılığı öne çıkarıldı. Bu anlatı, teknik açıdan bazı gerçekler taşısa da eksikti. Çünkü savaş yalnızca vurulan hedeflerin sayısıyla ölçülmez. Eğer öyle olsaydı tarihte büyük ordular her zaman kazanırdı. Oysa bazen ayakta kalmak bile başlı başına bir zaferdir. İran için bugün tam da böyle bir psikolojik tablo vardır: Darbe aldı, ancak çökmemeyi başardı.
Bölge medyasında ise farklı bir hikâye kuruldu. Orada mesele, İran’ın ne kadar hasar gördüğünden çok İsrail’in ne kadar uzun süre bu baskıyı sürdürebileceğiydi. Tel Aviv’in güvenlik algısı, toplumdaki tedirginlik, sığınaklarda geçen geceler ve sürekli alarm hali konuşuldu. Çünkü Ortadoğu halkları savaşların yalnızca haritadaki oklarla anlatılamayacağını bilir. Bir ülke teknolojik olarak üstün olabilir ama toplum olarak yorulabilir. İsrail, askeri kapasitesi bakımından güçlü görünse de sürekli tehdit altında yaşamanın bedelini daha görünür biçimde ödüyor. Bu nedenle saldırı kabiliyeti ile huzur kapasitesi aynı şey değildir.
Sosyal medya ise her zamanki gibi üçüncü bir dünya kurdu. Orada dakikalar içinde kahramanlar yaratıldı, yenilgiler zafere çevrildi, söylentiler gerçek gibi dolaşıma sokuldu. Bir video, bir patlama sesi, bir açıklamanın yarım cümlesi milyonlarca insanın kanaatini belirledi. Bugünün savaşlarında sosyal medya artık cephe gerisinin sohbet alanı değil; doğrudan çatışmanın parçasıdır. Kimi zaman bir füzenin oluşturamadığı etkiyi, kurgulanmış bir görüntü yaratabiliyor. Bu yüzden savaşın bilgi cephesinde doğruluk değil hız kazanıyor. Fakat hızın kazandığı yerde hakikat çoğu zaman kaybediyor.
Amerika Birleşik Devletleri açısından tablo daha nettir: Washington bu savaşın dışındaki bir gözlemci değil, doğrudan taraflarından biriydi. Askeri destek, hava savunma koordinasyonu, istihbarat paylaşımı, deniz gücü konuşlandırmaları ve doğrudan operasyonel hamlelerle sahadaki denkleme aktif biçimde dahil oldu. Ancak buna rağmen ABD’nin temel hedefi, savaşı sınırsız bir bölgesel çatışmaya dönüştürmeden sonuç almak oldu. Yani hem savaşın içinde yer aldı hem de savaşın büyümemesini yönetmeye çalıştı. Son yılların Amerikan dış politikasındaki çelişki de tam burada yatıyor: Güç kullanmadan etkili olamıyor, fakat uzun süreli savaşların yükünü de taşımak istemiyor.
İran cephesine bakıldığında en önemli gerçek şudur: Bu ülke yalnızca askeri kapasitesiyle değil, dayanıklılık kültürüyle hareket ediyor. Yaptırımlarla, ekonomik baskılarla, siyasi izolasyonla geçen yıllar İran devlet aklına sert bir refleks kazandırdı. Bu nedenle dışarıdan bakıldığında büyük darbe gibi görünen bazı gelişmeler, içeride rejimin “direnç anlatısını” güçlendirebiliyor. İran için mesele sadece bugünkü hasar değil, yarın ayakta kalabilme kapasitesidir. Rejim bunu kendi lehine çevirebildiği sürece, dış baskı tek başına sonuç üretmeyebilir.
İsrail açısından en büyük mesele ise güvenlik paradoksudur. Askeri olarak güçlü oldukça daha fazla hedef haline geliyor; daha fazla hedef haline geldikçe daha sert güvenlik politikalarına yöneliyor. Bu döngü kısa vadede caydırıcılık sağlasa da uzun vadede sürekli kriz üretir. İsrail toplumunun yüksek teknoloji, güçlü ekonomi ve modern devlet yapısına rağmen kalıcı huzur hissini tam olarak yaşayamamasının sebeplerinden biri budur. Füze savunma sistemleri şehirleri koruyabilir; fakat bir toplumun gelecek duygusunu tek başına inşa edemez.
Ekonomik cephe ise çoğu zaman en az konuşulan ama en etkili alandır. Hürmüz Boğazı çevresinde yükselen her tansiyon, petrol fiyatlarından sigorta maliyetlerine, deniz taşımacılığından enflasyona kadar zincirleme sonuçlar üretir. Ortadoğu’daki bir gerilim, Avrupa’daki market fiyatlarına, Asya’daki üretim bantlarına ve gelişmekte olan ülkelerdeki döviz baskısına kadar uzanır. Yani savaşın coğrafyası sınırlı olsa bile faturası küreseldir. Bu nedenle dünyanın büyük ekonomileri bu çatışmaları ahlaki gerekçelerden çok ekonomik zorunlulukla takip eder.
Diplomasi masasının neden sürekli zayıf kaldığını anlamak da önemlidir. Çünkü taraflar müzakereye çoğu zaman barış için değil, zaman kazanmak için oturur. Bir taraf yeniden silahlanmak ister, diğeri iç kamuoyunu sakinleştirmek ister, bir başkası petrol piyasalarını rahatlatmak ister. Bu yüzden masada verilen fotoğraflar çoğu zaman gerçek çözüm iradesini yansıtmaz. Ortadoğu’da ateşkes kelimesi bazen barışın değil, bir sonraki raundun hazırlık döneminin adıdır.
Peki bu çatışmada kim kazandı? Sorunun kendisi hatalı olabilir. Çünkü klasik savaş mantığında kazanan ve kaybeden nettir. Oysa günümüz jeopolitiğinde sonuçlar daha dağınıktır. İsrail bazı askeri hedeflerde başarı sağlayabilir ama bölgesel yalnızlığını derinleştirebilir. İran darbeler alabilir ama direniş imajını güçlendirebilir. ABD müttefikine destek verebilir ama yeni yükler üstlenebilir. Petrol üreticileri gelir kazanabilir ama küresel belirsizlik büyüyebilir. Her başarı, başka bir alanda maliyet doğuruyor.
Benim soğuk analizim şu: Bu çatışmanın merkezinde toprak değil zaman var. Herkes zaman satın almaya çalışıyor. İsrail güvenlik için zaman, İran toparlanmak için zaman, ABD seçimler ve küresel öncelikler arasında manevra için zaman istiyor. Bu yüzden atılan her adım nihai çözüm değil, ertelenmiş hesaplaşmadır. Taraflar sorunu çözmekten çok yönetmeye çalışıyor. Yönetilen krizler ise bir gün kontrolden çıkma eğilimindedir.
Bir diğer kritik nokta, bölgesel dengelerin değişmesidir. Artık hiçbir aktör tek başına oyunun mutlak sahibi değil. Körfez ülkeleri ekonomik güçleriyle, Türkiye jeopolitik konumuyla, Rusya ve Çin küresel rekabet üzerinden, Avrupa enerji bağımlılığı nedeniyle denklemin içindeler. Yani İran-İsrail-ABD hattındaki her gerilim, aslında daha büyük bir güç yarışının yerel sahnesidir. Bu nedenle görünen çatışma ile gerçek rekabet aynı şey değildir.
Toplumlar açısından bakıldığında ise en büyük kaybeden sıradan insanlardır. Tel Aviv’de alarm sesleriyle yaşayan aileler, Tahran’da ekonomik baskıyla bunalan gençler, bölgede geleceğini göremeyen milyonlar… Liderler strateji konuşurken halklar belirsizlik yaşar. Savaşın dili yüksek seslidir ama acısı sessizdir. Manşetlerde rakamlar görünür, evlerin içindeki korku görünmez.
Bugün gelinen noktada açık olan tek gerçek şudur: Ortadoğu’da hiçbir taraf kesin zafer üretemiyor. Çünkü bölgenin sorunları askeri yöntemlerle çözülebilecek kadar basit değil. Kimlikler, tarih, mezhep dengeleri, enerji yolları, dış güç rekabeti ve iç siyaset birbirine düğümlenmiş durumda. Bir füze bir hedefi vurabilir ama bu düğümü çözemez.
Bu yüzden “kim kazandı?” sorusundan daha doğru soru şudur: Kim daha az kaybetti? Şimdilik cevap değişkendir. Yarın başka bir saldırı, başka bir kriz, başka bir ekonomik dalga tüm tabloyu yeniden kurabilir. Çünkü bu coğrafyada sonuçlar kalıcı değil, geçicidir.
Sonuç olarak, İran vuruldu ama yıkılmadı. İsrail saldırdı ama rahatlamadı. ABD müdahil oldu ama huzurlu değil. Dünya izledi ama etkilenmeden kalamadı. Medya kazanan aradı, sosyal medya kahraman çıkardı, liderler zafer cümleleri kurdu. Fakat geriye dönüp bakıldığında görünen şey zafer değil, yıpranmış bir denge.
Ortadoğu’da kazanan yok. Sadece daha az kaybedenler var. Ve bazen en büyük yenilgi, kazandığını sanmaktır.