Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

İnsanlık, Evrenin İlk Çocuğu Olabilir mi?

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Gece gökyüzüne bakarken aklıma hep aynı soru geliyor. Biz gerçekten geç mi kaldık, yoksa tam zamanında mı ortaya çıktık Çocukluğumuzdan beri bize evrenin ne kadar büyük olduğu anlatıldı. Milyarlarca galaksi, trilyonlarca yıldız. Böylesine devasa bir tabloda insan kendini ister istemez bir kum tanesi gibi hissediyor. Oysa bazen küçücük bir kum tanesi bile bütün sahilin hikâyesini değiştirebilir.

Çoğumuz, bu kadar büyük bir evrende bizden çok daha gelişmiş uygarlıkların yaşadığına inanmayı daha mantıklı buluyoruz. Çünkü sayıların dili bunu söylüyor gibi görünüyor. Milyarlarca gezegen varsa, neden yalnızca biz olalım?

İlk bakışta oldukça güçlü görünen bu düşünce, kesin bir sonuca götürmüyor. Bilimin en heyecan verici tarafı da burada ortaya çıkıyor. Bazen en makul görünen cevap, gerçeğin kendisi olmayabiliyor.

Evren yaklaşık 13,8 milyar yaşında. Dünya ise yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluştu. İnsan türünün ortaya çıkışı yalnızca birkaç yüz bin yıl öncesine dayanıyor. Eğer evrenin yaşını bir takvim yılına sığdırsaydık, insanlık yeni yıl kutlamalarına dakikalar kala sahneye çıkmış olurdu. Henüz ceketimizi bile çıkarmış sayılmayız.

Peki bu tablo bize ne söylüyor?

Evren, zeki yaşamı ortaya çıkarabilmek için gerçekten çok uzun bir zamana ihtiyaç duyuyor olabilir. Ağır elementlerin oluşması, yıldızların doğup ölmesi, yeni yıldız sistemlerinin meydana gelmesi, yaşama elverişli gezegenlerin oluşması ve ardından milyarlarca yıl süren evrim... Bunların hiçbiri aceleyle gerçekleşebilecek süreçler değil.

Evren, sabırsızlığın işe yaramadığı bir yer. Bir tohumun ağaca dönüşmesini bekleyemeyen biri için kozmoloji gerçekten zorlayıcı olabilir. İşte tam bu noktada ilginç bir ihtimal beliriyor. Ya insanlık, evrenin ilk teknolojik çocuklarından biriyse?

Bu düşünce ilk anda kibirli gibi duyulabilir. Ancak burada üstünlükten değil, zamandan söz ediyoruz. Aynı yarışa çıkan herkes aynı anda koşmaya başlamış olmayabilir. Biz sadece daha erken doğmuş olabiliriz.

Bugün gökyüzünde gördüğümüz yıldızların önemli bir kısmı, yaşam için gerekli elementleri önceki yıldız kuşaklarının ölümüne borçlu. Demir, karbon, oksijen ve vücudumuzu oluşturan daha birçok atom, yıldızların çekirdeğinde üretildi.

Bu yüzden "yıldız tozundan yapıldık" sözü yalnızca şiirsel bir benzetme değildir. Aynı zamanda bilimin ulaştığı en etkileyici gerçeklerden biridir. İnsan bedeni, bir zamanlar bir yıldızın içinde oluşmuş atomlardan meydana geliyor.

Sanki evren önce yıldızlarını büyüttü, ardından gezegenlerini hazırladı, sonra yaşamı denedi. İnsanlık ise bu uzun hikâyenin bilinç kazanan ilk cümlelerinden biri oldu.

Elbette bunun tam tersini savunan güçlü görüşler de var. Ünlü Fermi Paradoksu tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. Eğer evren yaşamla doluysa, herkes nerede?

Gerçekten de ortada dikkat çekici bir sessizlik var. Bugüne kadar gelişmiş bir uygarlığa ait doğrulanmış hiçbir iz bulamadık. Ne bir mesaj, ne bir uzay gemisi, ne de inkâr edilemeyecek bir teknoloji.

Bu sessizliğin birçok açıklaması olabilir. Uygarlıklar birbirlerinden akıl almaz uzaklıklarda bulunuyor olabilir. İletişim kurabilecek kadar uzun yaşamıyor olabilirler. Ya da gerçekten henüz ortada kimse yoktur.

İnsan zihni, bilinmeyeni hayal gücüyle tamamlamayı sever. Çocukken karanlıkta duran bir ceketi canavar sanmamız bunun en basit örneklerinden biridir. Evrene bakarken de aynı eğilimi gösterebiliyoruz. Sessizliği görünmeyen uygarlıklarla doldurmak hoşumuza gidiyor. Oysa bazen sessizlik, yalnızca sessizliktir.

Burada kendimize dürüstçe sormamız gereken bir soru var. Başka yaşamların var olmasını gerçekten bilimsel nedenlerle mi istiyoruz, yoksa yalnız kalma düşüncesi bizi rahatsız ettiği için mi?

İnsan sosyal bir canlı. Bu yüzden yalnız bir evren fikri ağır gelebilir. Fakat doğa, bizim hislerimize göre işlemiyor. Yerçekimi moralimize göre değişmediği gibi, evrende yaşamın dağılımı da arzularımıza göre şekillenmiyor.

Şunu kabul etmek gerekir ki insanlık hâlâ yolun çok başında. Ay'a gitmeyi başardık, ancak Güneş Sistemi'nin dışına insan gönderebilmiş değiliz. Mars'ta koloni kurmayı konuşurken, Dünya üzerinde temiz suya ulaşamayan milyonlarca insanın varlığını da unutmamak gerekiyor. Geleceği planlarken bugünün sorunlarını gözden kaçırmamalıyız.

Yine de küçümsememek gerekir. Bundan yalnızca yüz yirmi yıl önce insanlar ilk motorlu uçağı yeni uçurmuştu. Bugün ise milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksileri gözlemleyebiliyoruz. Bilim doğrusal ilerlemiyor. Bazen tek bir keşif, yüzyılların kapısını aralayabiliyor.

İşin gülümseten bir tarafı da var. İnsanlık, trafikte fermuar sistemini bile tam anlamıyla uygulayamazken galaksiler arasında yolculuk yapmayı konuşuyor. Demek ki ilerlemek için kusursuz olmak gerekmiyor. Merak etmek, vazgeçmemek ve hata yapmaktan korkmamak çoğu zaman en büyük itici güç oluyor. İnsanlık evrenin ilk çocuğu mu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var. 

Evrenin sonsuzluğu karşısında ne kadar küçük olduğumuzu anladığımız anda, aslında ne kadar büyük sorular taşıdığımızı da fark ediyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları