Dünyaya bakıyorum ve dürüst olmak gerekirse, insanın içinden iyi bir şey düşünmek pek gelmiyor. Her gün yeni bir acı haberi, yeni bir kayıp, yeni bir kırılma… İşçi ölümleri, kadın cinayetleri, faili meçhuller, bitmeyen savaşlar. Sanki insanlık, kendi yarasını büyütmekte ısrar ediyor. Böyle bir tabloda “umut” kelimesi bile bazen fazla iddialı kaçıyor. İnsan, sadece hayatta kalmayı başarı sayacak noktaya geliyor.
Ama tam da bu yüzden, başka bir şeye dikkat kesildim son zamanlarda. Bu kadar karanlığın içinde insanlar neye tutunuyor diye baktım. Ne onları hâlâ ayağa kaldırıyor, ne hâlâ içlerinde bir şeyleri canlı tutuyor? Cevap düşündüğümden daha basit ama daha derindi: Aşk.
Garip olan şu ki, en sert, en yorgun, en hayattan umudunu kesmiş insanlar bile konu birini sevmeye geldiğinde değişiyor. Sesi yumuşuyor, bakışı duruluyor, cümleleri başka bir yerden kuruluyor. Sanki insanın içindeki bütün sertlikler, tek bir duygu karşısında geri çekiliyor. İşte bu yüzden, bu hafta başka hiçbir şeyi değil, aşkı yazmak istedim. Çünkü belki de en çok ihtiyacımız olan şey, onun ne olduğunu gerçekten anlamak.
Aşkı yıllardır ya abarttık ya da küçümsedik. Ya ulaşılmaz bir efsane yaptık ya da basit bir hevese indirgedik. Oysa bilim bize şunu söylüyor: Aşk, tek bir hormonun ya da tek bir duygunun sonucu değil. Aşk, beynin farklı bölgelerinin ve birçok kimyasalın aynı anda devreye girdiği çok katmanlı bir süreçtir.
Genelde aşk anlatılırken üç hormon üzerinden konuşulur: dopamin, oksitosin ve serotonin. Ama bu, konunun sadeleştirilmiş halidir. Gerçekte aşkın içinde norepinefrin (adrenalinle ilişkili), vazopressin, kortizol, hatta testosteron ve östrojen gibi hormonlar da rol oynar. Yani aşk, tek bir düğmeye basmak değil; bir orkestranın aynı anda çalmaya başlaması gibidir.
Aşkın ilk evresi, bilimsel olarak “çekim” ya da “arzu” evresi olarak adlandırılır. Bu evrede dopamin ve norepinefrin ön plandadır. Dopamin, beynin ödül sistemini aktive eder. Sevdiğin kişiyi gördüğünde, onunla mesajlaştığında ya da onu düşündüğünde beynin bunu bir ödül olarak algılar. Bu yüzden o kişiye yönelme isteği artar. Norepinefrin ise kalp çarpıntısı, heyecan, elde terleme gibi fiziksel belirtileri oluşturur. Yani “onu görünce kalbim hızlandı” dediğimiz şey, aslında ölçülebilir bir biyolojik tepkidir.
Bu evrede aynı zamanda kortizol, yani stres hormonu da yükselir. Bu yüzden aşkın başlangıcı çoğu zaman huzurlu değil, aksine gergin ve yoğun bir deneyimdir. İnsan, sevdiği kişiyi kaybetme ihtimaliyle bile tanışmadan önce bile bir tür belirsizlik stresi yaşar.
İkinci evre, yani “bağlanma” sürecinde ise oksitosin ve vazopressin devreye girer. Oksitosin, temasla artar; sarılmak, dokunmak, yakınlık kurmak bu hormonu tetikler. Bu yüzden fiziksel temas, duygusal bağı güçlendirir. Vazopressin ise daha çok uzun süreli bağlılık ve sadakatle ilişkilendirilir. Yapılan bazı araştırmalar, vazopressin reseptörlerinin yoğunluğunun, bireyin bağlanma biçimini etkileyebileceğini gösteriyor.
Serotonin ise işin en ilginç taraflarından biridir. Aşık olan bireylerde serotonin seviyesinin düştüğü gözlemlenmiştir. Bu durum, obsesif-kompulsif bozukluk yaşayan bireylerle benzerlik gösterir. Yani aşkın o “sürekli onu düşünme” hali, aslında nörolojik olarak takıntıya yakın bir durumdur. Bu yüzden aşk, sadece güzel bir duygu değil; aynı zamanda zihinsel olarak yoğun bir meşguliyettir.
Beynin hangi bölgeleri aktif diye baktığımızda ise özellikle ventral tegmental alan (VTA) ve kaudat çekirdek öne çıkar. Bunlar ödül, motivasyon ve öğrenmeyle ilgili bölgelerdir. İlginç olan şu: Bu bölgeler aynı zamanda bağımlılık yapan maddelerde de aktive olur. Yani aşk, beyin açısından bakıldığında bir tür doğal bağımlılık mekanizması gibi çalışır. Bu yüzden ayrılık sonrası yaşanan yoksunluk hissi, gerçekten fizyolojik bir temele sahiptir.
Peki neden böyle bir sistem var? Evrimsel açıdan bakıldığında cevap oldukça mantıklı. İnsan yavrusu, diğer birçok canlıya göre çok daha uzun süre bakıma ihtiyaç duyar. Bu da iki bireyin bir arada kalmasını gerektirir. Aşk, bu birlikteliği sağlamak için gelişmiş bir bağlanma sistemidir. Yani doğa, sadece üremeyi değil, birlikte kalmayı da garanti altına almak istemiştir.
Ama mesele burada bitmiyor. Çünkü herkes aynı şekilde aşık olmuyor. Bunun nedeni, beynin sadece hormonlarla değil, geçmiş deneyimlerle de şekillenmesidir. Özellikle çocuklukta kurulan bağlanma stilleri (güvenli, kaygılı, kaçıngan gibi) yetişkinlikteki aşk ilişkilerini doğrudan etkiler. Yani kimi insan kolay bağlanırken, kimi mesafe koyar; kimi yoğun hissederken, kimi kontrollü yaşar. Bu da aşkın sadece biyolojik değil, aynı zamanda psikolojik bir yapı olduğunu gösterir.
Aşkın anlamı da burada değişir. Aşk, sadece birine duyulan ilgi değil; aynı zamanda kişinin kendi iç dünyasının bir yansımasıdır. Kimi zaman eksikliği, kimi zaman arzuyu, kimi zaman da geçmişten taşınan bir boşluğu temsil eder.
Ve bazen aşk, gerçekleşmez. İşte o noktada “Mihri'yi sevmek” dediğimiz şey ortaya çıkar. Yani sahip olmadan, karşılık görmeden, hatta belki hiç anlatmadan sevmek… Bilimsel olarak bu da gerçek bir deneyimdir. Çünkü beyin için hayal edilen ile yaşanan arasındaki fark her zaman keskin değildir. Birini düşünmek, onunla ilgili senaryolar kurmak bile aynı sinir ağlarını aktive edebilir.
Bu yüzden bazı aşklar yaşanmadığı halde çok derin hissedilir. Çünkü onlar, gerçekliğin sınırlarıyla sınırlanmamıştır. İnsan zihni, tamamlanmamış hikâyeleri büyütmeye meyillidir.
Zamanla aşkın formu değişir. İlk baştaki dopamin yoğunluğu azalır. Yerini daha stabil ama daha derin bir bağlılık alır. Bu noktada oksitosin ve vazopressin daha baskın hale gelir. Yani aşk, bir patlama gibi başlar ama bir dengeye evrilir.
Ve belki de en umut verici olan şey şudur: Tüm bu biyolojik, psikolojik ve evrimsel karmaşıklığa rağmen, insan hâlâ birine dokunduğunda değişebiliyor. Hâlâ birini düşündüğünde kalbi hızlanıyor. Hâlâ birine değer verdiğinde kendinden bir parça veriyor.
Bu yüzden aşkı anlamaya çalışmak, aslında insanı anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bütün bu karanlığın içinde, hâlâ birini sevebilmek…
Sadece bir duygu değil, başlı başına bir direnç biçimidir.