KÜÇÜK ŞEHİRDE BÜYÜK LAF ETME
Veysel Çağlar
Hepimiz yaşadığımız şehrin hukukunu korumakla felaha ereriz.
Güzel ve metropolize edilmiş her memleket, hukuku korunmuş zarif insanlara borçludur. Yaşanılır bir atmosfer sağlamak, ilim ve ufuk gerektirir. Şehirlerin ambiyansı, halkın irfan perdesidir. O irfan ki kentin taşına, toprağına kendi rengini verendir. O toprak ki insanın muhabbeti, nasibidir, ölçüsünü tutturmak gerekir.
Mevlana’nın dediği gibi “nasibin kadardır bu dünya, çok da büyük görme kendini.” Dolayısıyla kendimizden önce şehrimizin ve halkımızın istikbalini öncelemeliyiz.
Herkesin İstanbul gibi metropol olmuş şehirlerde yaşamak gibi bir olanağı olmaz. Aslında çok da önemli değil. Çünkü herkesin gözünde kendi memleketi en az İstanbul kadar teveccüh görmelidir. Herkes kendi memleketini başkent gibi görmeli, yaşanılabilirliği en yüksek olan şehir yapmak için ciddi anlamda gayret göstermelidir. Aksini düşünmek bile rahatsızlık verir. Hepimiz önce memleketimizin yarınlarına sevdalanmalıyız. John F. Kennedy’nin dediği gibi “memleketinizin sizin için ne yapacağını değil, sizin memleket için ne yapacağınızı düşünmenizin zamanıdır.” Zamanı mı?
Küçük şehirlerin büyük şehirlere oranla hem artıları hem de eksileri çoktur. Mesela Ağrı gibi bir ilde hemen hemen herkes birbirini tanır, taziyesine gider, düğününe iştirak eder, sürekli iletişim halinde olur. Bir caddeden ötekine geçene kadar çok sayıda insana selam verir, muhabbet eder. Alışveriş yapacağı zaman nereden ne alınacağı pek düşünmez. Çünkü bellidir. Bunlar elbette güzel şeyler. Peki eksileri ne olur?
Herkesin birbirini tanıdığı bir şehirde, yanlış yapma şansın olmaz. Aynı anda gündem olursun. Bir taziyeye gitmesen kırgınlıklar olur. Düğüne gitmesen küskünler olur. Sürekli iletişim halinde olmazsan etiketlenirsin. Büyük firmalarda alışveriş yapınca, birilerinin ajandasına not olursun. Onun için küçük şehirlerde yaşıyorsak, büyük laf etmeyeceğiz, kem söze yer vermeyeceğiz, her mevzuda yorum yapacağız, eleştirinin dozunu kaçırmayacağız, her şeyin en iyisini ben bilirim gibi bir hastalığımız olmayacak, dedikodu, gıybet, haset gibi zararlı sivilcelerden uzak duracağız. Yoksa hepsi yüzümüzde patlar. Şeyh Edebali’nin dediği gibi “çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.” Ancak böyle olunca güzel konuşanımız da, dinleyenimizde bol olur. Hatta bal olur.
Küçük şehirlerin insanları büyük düşünür ama büyük laf etmez. Kibar olur. Nazik olur. Hukuk, hatır, vefa, anlayış bilir.
Çünkü bilir ki Le Bruyere’nin dediği gibi “insanın ne konuşacak kadar zekâya, ne de susacak kadar akla sahip olmaması büyük bir talihsizliktir.” Böyle bir talihsizlik kişinin kendi memleketinde sürgün yaşamasına sebep olur.
Küçük ve büyük şehirden kastım elbette öncelikle nüfus eksenlidir. Yoksa farklı anlamlar iyi niyeti bertaraf eder. Büyük şehirlere yaşayan insanların büyük kısmı yalnız, yorgun, seküler olur. Çoğu zaman kendine bile vakit ayıramaz. Elbette güzellikleride çoktur. Küçük şehirde yaşayan insanların kendisiyle yüzleşmesi kolaydır. Yorgunluğu sınırlıdır. Yalnızlığı nadir olur. Ama her şeye rağmen büyük şehir psikolojisini yaşamaya çalışmak, büyük bir kültürel erozyona sebep olur. Dolayısıyla hepimize düşen; sorumluluk sahibi olmak, yaşadığımız coğrafyanın hukukunu korumak, sınırlarımıza “sinir” getirmemek ve irfan ehli bir neslin yetişmesi için gayret göstermektir.
Hülasa yaşadığımız şehrin mayasına sadık olmalıyız. İlim ve irfanı öncelemeli, büyük laf yerine, büyük hedeflere yönelmeli, usul ve esaslara uygun şekilde hareket etmeliyiz. Yoksa küçük şehirde, büyük laflar ede ede parçalara ayrılarak kendimize ve memleketimize yazık ederiz. Konuşmasını ve sükut etmesini bilen yürekli insanlar çoğaltalım. Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi “konuşmak bir mana ise susmak bin bir mana, herkes konuşmasına konuşur lâkin sükut yürekli olana.” Yürekli, dertli ve sevmesini bilen gerek.
Üstad Ahmed-i Xanî’in dediği gibi:
“Aşkın en hakiki hâli,
Ayrılıkla sınanır.
Ve seven yüreğin,
Tek duası olur;
Ya kavuşmak ya da yanmak!”