ÖRTÜNMEK HER ŞEYE LAZIM
Veysel Çağlar
Örtünmek sadece mahremiyeti muhafaza etmek için değildir. Güzel olanı korumak, işin özüne sahip çıkmak, elindekinin kıymetini bilmek, kısacası doğal olanın doğasını muhafaza etmek demektir. Eğer örtünmek olmasaydı, yer yarılır, kabuğu kırılırdı. Güzel olan çirkinleşirdi. Her şey özüne muhalif olurdu. İşin özü, mayası bozulurdu. Doğal olan ne varsa küf tutar ve maksadına aykırı bir duruma dönüşürdü.
Mesela incir gibi muazzam bir meyveyi düşünelim. Dışına bakınca mütevazı bir biçimde görünür. Sonra ortadan ikiye bölünce muhteşem bir görüntü ortaya çıkar. Bir sanat harikasıdır. Yaş hâli için geçerli, kurumuş hâli ise ayrı bir güzelliktir. Dalından kopardığımız yaş bir cevize bakmamız çok şey ifade eder. Önce üstündeki düz yeşil kabuk, sonra soyunca kahvemsi bir renk tonuyla muhteşem meyve ortaya çıkar. Kırıp içine bakınca, firik hâli için diyorum, harikulade bir güzellik ortaya çıkıyor. Kurutup kuruyemiş hâline getirmek ise bambaşka bir dünya ortaya çıkarıyor.
Bunun gibi çok sayıda örnek verilebilir. İşte bu güzelliklerin daim olması için elzem olan, yani onları muhafaza eden “örten” müstesna şey, kabukları ya da örtüleridir. Örtünmeyi hayatın birçok alanında bu mahiyette düşünmek gerekir. Aynı türde ve görüntüde olmasa da aynı ruhu taşıdıklarına inanmamız lazım. Onlarca nar tanesini derleyen o müstesna şey yine kabuğudur. Toprağın bitmek bilmeyen örnekleri olur.
Alışveriş yapıp evimize döndüğümüzde, aldıklarımızı taşımak ve korumak için poşete ihtiyaç duyuyoruz. Evimizi çok güzel bir hâle getiriyoruz, sonra ilk aklımıza gelen perde oluyor. Çok güzel bir yemek masası alıyoruz, ilk ihtiyaç duyduğumuz şey masa örtüsü oluyor. Harika bir telefon alıyoruz, hemen kılıf alma ihtiyacı duyuyoruz. Çok fazla eşyamız olunca çanta elzem oluyor. İki tane avize alınca gözümüz karton arıyor. Mektup yazınca ilk zarfına dokunmak isteriz. En güzel yemeği yapınca tenceremizin olmazsa olmazı kapak oluyor. En güzel yorganı, yastığı aldığımızda mutlaka kılıfına bakarız. En ucuzundan en pahalısına araba aldığımızda gözümüz garaj arar. Konserve yapınca kapağı şart olur. Ayaklarımız ne kadar estetik olursa olsun, vazgeçilmezimiz çorap ve ayakkabı oluyor.
Güneş olunca gölge arıyoruz. Yağmur olunca şemsiye, evraklar olunca dosya, gün ışığı olduğunda gözlük, buzdolabına attıklarımız için streç, ağaçlar için yaprak, arı ve bal için petek, her kahvaltıda yediğimiz yumurtalar için kabuk, evdeki eşyalarımız için dolap, evimizi, iş yerimizi muhafaza etmek için kapı ve pencere, yaralarımız için yara bandı, kimliğimiz, kredi kartlarımız ve paramız için cüzdan… Yani her alanda çok sayıda örnek düşünebiliriz. Hepsi kendi doğası için birer örtüdür.
Hiçbirine itirazımız yokken, yıllardır sevgili annelerimiz, bacılarımız, kızlarımız vs. için bir mahremiyet kalkanı olan o müstesna örtü için niye bunca kavga verdik? Kırıldık, kırdık. Biz mi ecdadımızın bu mirasını yanlış anladık, yoksa birileri mi bizim kabuğumuzu kırmaya, doğasına aykırı hareket etmesine sebep olmaya çalıştı? Sanırım bu konuyu ciddi ciddi muhasebe etmemiz ve ders çıkarmamız gerekiyor.
Hülasa diyoruz ki: Allah “ol” deyince olmuş, “olsun” dediklerine olmalı demeliyiz. Aksini iddia etmek ziyandır, tefrikadır, gaflettir, gafil avlanmaktır. Her şeyin kabuğuna, kapağına, kalıbına, örtüsüne, doğasında zenginliktir gözüyle bakarak saygı duymalı ve sahip çıkmalıyız.
Edep de müthiş bir örtüdür.
Ahlak da müthiş bir örtüdür.
İnsan olmak ise müthiş bir ihtiyaçtır. En güzel örtü iyi bir insan olmak, en sağlam kabuk ise insanlığı muhafaza etmektir.