HALİFE YUSUF TOPÇU HAZRETLERİNİN BİR FERYADI
Prof. Dr. M. Salih GEÇİT
Bu yazımızda öncelikle bölgemizin en büyük âlimlerinden birisi olan Halife Yusuf Topçu'nun bir şiirini arz edecek, daha sonra değerlendirmeye tabi tutacağız.
Halife Yusuf Manzum Takriz isimli eserinde manidar bir şiir kaleme almıştır. Bu şiiri bir anlamda kendisini hazm etmeyen ve arkasında konuşan bir kısım meslektaşlarına cevap mahiyetindedir.
Şiirin orijinal hali olan Celali Kürtçesi şöyledir:
Guh nede wî cahilî wi béedebî
Ku dibéje ilim nîne ji xeyrî Erebî
Lazim e tu dîné xwe qenc bizanî
Ger çi bi Kurmancî weya bi İbranî
Lîsané Kurmancî eger çi na şirîn e
Lakîn di benda ménaé de şekirîn e
Guhé keré li ser seré wi dane
Kerbûna wi da qenc bibe eyan e.
Ey kesé ğebî, tu ne guhdiréj î
Ma tu fetwa ji xelqé re bi Erebî dibéji.
Ya tu fehm dikî ji hurûfé Erebî bi qencî
Paşî ji wan re teqrîr dikî bi Kurmancî.
Min ji Erebî wusa fehm kiriye
Paşé bi zimané Kurmancî nivîsiye.
Xweziya tu wan dikî î'tîrazé
Ez jî hazir bibûma wé wext û lehzé.
Ewan dé bidiya ji min ecéb îcabet
Heta qiyamet bibûna şermî xecalet.
Meger korî, bi Kurmancî nizanî
Çend kîtab gotine Ehmedé Xanî.
Yûsif Zelîxa û Mem û Zîn
Nûbihara fesîh bi elfazé şekirîn.
Bizanî tu Nehcul'enama celîle
Bi Kurmancî te'lifa Mela Xelîl e.
Ne Şeyxé Baté xudan Munewwer
Bi Kurmancî gotiye Mewlûda Péxember
Ger çi Kurmanciya me ne fesih e
Fehma me'naé ji wé xayet melîh e.
Kürtçe yazılan bu şiirin Türkçe tercümesi şu şekildedir:
Kulak verme o câhilin edepsiz sözüne,
“İlim yoktur Arapçadan gayrı” diyen özüne.
Dinini güzel bilmek gerek her bir insana,
İster Kurmancî olsun yahut İbrânî lisana.
Her ne kadar Kurmancî pek hoş görünmez dense de,
Mana cevheri içinde şeker gizlidir yine de.
Eşeğin kulağını başı üstüne koymuşlar,
Eşekliği meydandadır, apaçık görmüşler.
Ey ham kişi! Sen niçin böyle sağır kesildin?
Halka fetvayı hep Arapça mı söylersin?
Yoksa Arap harflerinden güzelce anlarsın meramını,
Sonra Kurmancî anlatırsın halka anlamını.
Ben de Arapçayı böyle anlayıp öğrendim,
Sonra onu Kurmancî lisanıyla söyledim.
Keşke sen o itiraz etmeye kalktığın zaman,
Ben de hazır bulunup cevap verseydim o an.
Öyle hayret verici cevaplar alırdın ki benden,
Kıyamete dek utanır kalırdın herkesten.
Bilmez misin nice eser yazıldı Kurmancî ile?
Bunu söylemiştir nice kez Ehmedê Xanî bile.
Yûsif û Zelîxa ile Mem û Zîn gibi nadide divanlar,
Şeker sözlü ifadelerle doludur o destanlar.
Bilirsin elbet o yüce Nehcül Enâm eserini,
Kurmancî telif etmiştir Mela Xelîl kendisini.
Hem Şeyh Bateyî, o “Munewwer” sahibi zât,
Peygamber Mevlidini Kurmancî söyledi bizzat.
Gerçi bizim Kurmancîmiz pek fasih sayılmaz,
Lakin manası belîğdir güzelliği eksik olmaz.
Halife Yusuf Hazretleri’nin bu şiiri, sadece bir dil tartışmasına cevap değildir. Aynı zamanda bir “imanı muhafaza etme manifestosu”, bir “irşad ve tebliğ müdafaası” ve zor dönemlerde ümmetin dinî hafızasını koruma çabasının edebî bir haykırışıdır.
Şiirin arka planı son derece önemlidir. Çünkü burada sıradan bir dil tercihi değil; medreselerin kapatıldığı, Arapça eğitimin yasaklandığı, Arap harflerinin kaldırıldığı, dinî eserlerin takibe uğradığı, halkın dinî kaynaklarla bağının koparıldığı bir dönem söz konusudur. Böyle bir zaman ve zeminde insanların büyük çoğunluğu Arapça bilmiyor, ilmihal kaynaklarına ulaşamıyor ve temel dinî bilgileri öğrenemiyordu. İşte Halife Yusuf Hazretleri tam da bu noktada, “İslam’ın özü kaybolmasın” diye Kürtçe bir ilmihal kitabı olan İrşadul İbad isimli şaheser fıkıh kitabını Kürtçe diliyle kaleme almıştır.
Burada temel mesele şudur:
Din Arapça öğrenmek için değil, Allah’ın hükümlerini öğrenip yaşamak içindir.
Elbette Kur’an’ın dili Arapçadır. İslâmî ilimlerin ana dili de büyük ölçüde Arapçadır. Ancak tarih boyunca ulema, İslam’ın esaslarını halka ulaştırmak için insanların anladığı dilleri kullanmıştır. Türkçe, Farsça, Kürtçe, Urduca, Boşnakça, Malayca ve daha nice dilde ilmihaller, akaid risaleleri, tefsirler ve mevlidler yazılmıştır.
Halife Yusuf’un itiraz ettiği nokta tam da budur:
Bazı kimseler dili araç olmaktan çıkarıp amaç hâline getirmişlerdir. O ise dini korumayı öncelemektedir.
Şiirde geçen şu beyit meselenin özünü özetler:
“Dinini güzel bilmek gerek her bir insana,
İster Kurmancî olsun yahut İbrânî lisana.”
Bu yaklaşım, İslam’ın evrenselliğiyle tamamen uyumludur. Çünkü Kur’an’ın kendisi peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderildiğini bildirir:
“Biz, İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.
(İbrahim Suresi, 4).
Dolayısıyla insanların anlamadığı bir dilde konuşup sonra da onların dini öğrenememesini eleştirmek yerine, anlayacakları dilde dini anlatmak rahmettir, hikmettir ve irşaddır.
Şiirdeki sert tonun sebebi de şudur: Halife Yusuf Hazretleri Kürtçe bir ilmihal kitabı yazdığında kendisini “yeni bir din uydurmakla”, daha doğrusu "Kürtçe bir din İcad etmek" ile itham edenlerin, meselenin özünü kavrayamadığını düşünmektedir. Oysa yaptığı şey yeni bir din ortaya koymak değil; mevcut İslamî bilgileri halkın anlayacağı dile aktarmaktır.
Şu mısralar, onun pedagojik metodunu açıkça ortaya koyar:
“Ben de Arapçayı böyle anlayıp öğrendim,
Sonra onu Kurmancî lisanıyla söyledim.”
Bu, klasik medrese geleneğinin tam kendisidir. Osmanlı medreselerinde de hocalar Arapça metni okur, sonra Türkçe veya Kürtçe şerh ederlerdi. Doğu medreselerinde bugün bile birçok yerde yöntem böyledir.
Şiirin dikkat çekici başka bir yönü ise, Kürtçe’nin ilmî ve edebî bir dil olarak geçmişine yaptığı vurgudur. Halife Yusuf Hazretleri, kendisine yöneltilen küçümseyici tavra karşı Kürt edebiyatı ve medrese geleneğinin büyük isimlerini delil getiriyor:
Ehmedê Xanî hazretleri daha önce Mem û Zîn, Nubar, Akide kitaplarını yazmıştır. Yine ona veya başka yazarlara nispet edilen Yûsif û Zelîxa isimli eser Kürtçedir. Mela Xelîl Siirdî Nehcül Enâm adlı akaid, edeb, zuhd, tasavvuf ve ahlak kitabını Kürtçe yazmıştır. Molla Mehmet Bateyî Mevlid isimli şaheserini Kürtçe yazmıştır.
Bunları zikretmesi şunu gösterir:
“Kürtçe, sadece günlük konuşma dili değil; ilim, irfan, edebiyat ve din dili olarak da kullanılmıştır.”
Ayrıca şiirde önemli bir sosyolojik eleştiri vardır. Halife Yusuf, halkın anlamadığı bir dilde konuşup sonra da onların cehaletinden yakınan tavrı eleştiriyor. Bu aslında bugün için de geçerlidir. İnsanların dini anlayabileceği bir üslup ve dil kullanılmadığında, din toplumdan uzaklaşır; şekilcilik artar; mana kaybolur.
Şiirin en dramatik taraflarından biri de “Keşke orada olsaydım!” feryadıdır. Bu ifade sadece öfke değil; aynı zamanda derin bir kırgınlık taşır. Çünkü o, hayatını dine hizmete adamışken “yeni din çıkarmakla” suçlanmıştır. Böyle bir itham, özellikle ihlas sahibi bir âlim için son derece ağırdır.
Fakat dikkat edilirse şiirdeki sertlik şahsî değil fikrîdir. Muhatabını aşağılamak için değil; cehaletin dine zarar verdiğini göstermek için konuşmaktadır.
Sonuç olarak bu şiir:
Ana diliyle din öğretmenin meşruiyetini,
İrşadın halkın anlayacağı dille yapılması gerektiğini,
Dilin araç, dinin ise amaç olduğunu,
Kürtçe’nin İslamî ilim ve edebiyat geleneğindeki yerini,
Yasaklar döneminde ulemanın ümmeti ayakta tutma mücadelesini çok güçlü biçimde ortaya koymaktadır.
Halife Yusuf Hazretleri’nin yaptığı şey bir “Kürtçe din üretmek” değil; aksine dinin unutulmaması için İslamî bilgileri Kürtçe üzerinden muhafaza etmeye çalışmaktır. Tarih boyunca samimi âlimlerin büyük kısmı da tam olarak bunu yapmıştır.
Halife Yusuf Topçu hazretlerinin medrese arkadaşı olan Bediüzzaman Said Nursi (rh.a) da bu konuda aynı düşünceyi paylaşıyor: "'Lisan-ı mâderzâd' (anadil) denilen, eşia-i hissiyat-ı milliyenin (millî duyguların ışığı) ma'kesi ve semerat-ı edebin (edebî meyveler, eserler) şeceresi ve âb-ı hayatı maarifin cedâvili ve kıymet ve tekemmülünüzün mizan-ı i'tidali ve doğrudan doğruya herkesin vicdanına karşı menfez açmakla hayt-ı şua'ı (ip gibi uzanan ışın demeti) gibi, tesiratı ilgâ edici ihmalinizle gayet müşevveş ve bazı dalları aşılanmış olan lisanınız, şecere-i tuba gibi bir şecerenin tecellisine müstaid iken, böyle kurumuş ve perişan kalmış ve medeniyet lisanı olan edebiyattan nâkıs kalmış olduğundan, lisan-ı teessüfle lisanınız sizden hamiyet-i milliyeye arz-ı şikayet ediyor.
İnsanda kaderin sikkesi lisandır. İnsaniyetin sureti ise sahife-i lisanda nakş-ı beyan tersim (resmetme, çizme) ediyor. Lisan-ı mâderzâde ise tabii olduğundan, elfazı davet etmeksizin zihne geliyor. Alışveriş yalnız ma'na ile kaldığından zihin çatallaşmaz. Ve o lisana giren maârif "nakşu ale'l-hacer" (taşa yapılan nakışlar) gibi baki kalır. Ve o ziyy-i lisan-ı milli ile görünen her ne olur ise me'nus olur."
Velhasıl, dini hizmet oldukça zordur. Halife Yusuf gibi asrın evliyası, asrın muceddinin medrese arkadaşı da olsanız, sizleri rahat bırakmazlar. Burada önemli olan yapılan şeyin Allah cc'nin rızasını kazanmak niyeti ve amacıyla yapılmasıdır. Bu nedenle Allah bes, baki heves denilmiştir.