Tarih boyunca birçok toplumda sorumluluk; yöneten azınlık ile geniş halk kitleleri arasında bölündü, ama yetki hep yöneten azınlığın elinde oldu.
Yönetenler halkı; din, soy üstünlüğü, devrim, kurtuluş, destan veya medeniyet gibi “yüksek idealler” etrafında topladı.
Halkı "yüksek idealler" etrafında toplayanlar, hayatı yüksek standartlarda yaşarken; savaşan, çalışan, vergi veren, yoksullaşan ve bedel ödeyen halk oldu.
Antik Mısır’da halk, "Ma'at" kutsallığı adına köle gibi çalışıp piramitler ve tapınaklar inşa ederken, firavunlar tanrısal güç olarak hakimiyet sürdü.
Antik Roma’da fakir halk “kutsal imparatorluk” için çalışıp savaşırken; siyasal ve ekonomik ayrıcalıklar büyük ölçüde aristokrat sınıfta toplandı.
Pers, Çin ve Mezopotamya uygarlıklarında da savaşların yükünü ve ağır vergileri halk taşıdı.
Haçlı Saldırılarında; yollarda, savaş meydanlarında ve hastalıklardan ölenler halk olurken; ekonomik ve siyasi kazanç sağlayanla krallar ile soylular oldu.
Feodal Avrupa’da halk, lordlar adına savaştı, toprağı işledi; zenginleşen ise derebeyleri oldu.
Moğol istilalarında halktan milyonlarca insan “cihan hâkimiyeti anlayışı” kutsal düşüncesinin bedelini ödedi.
Yeni Çağ’da da tablo değişmedi.
Fransız Devrimi’nden dünya savaşlarına, Nazi Almanyası’ndan işçi devrimlerine kadar; “özgürlük”, “üstün ırk”, “vatan”, “halkın kurtuluşu” gibi söylemlerle cephelere sürülenler halk olurken; gücü ve üstünlüğü elde edenler çoğu zaman yönetici sınıfları oldu.
Sonuç olarak ideolojiler; insanların inanç, aidiyet, korku, umut ve gelecek duygularına hitap ettiğinden, büyük kitleleri kolaylıkla harekete geçirdi/geçiriyor.
Tarihten günümüze "yüksek idealler" ideolojisi; yönetenler için hakimiyet ve tanrısal güç olurken, halkın boynuna geçirilmiş tahakküm prangasından öteye gitmedi.
İşin ilginç tarafı: birçok toplumda halk, bu tahakküm prangasını çoğu zaman kutsal bir görev, aidiyet veya onur duygusuyla benimseyip taşıdı.
Halen taşıyor...