Devleti yönetmek, bir makam odasına oturmakla başlamaz. Devleti yönetmek; insan tanımakla, hayatı tanımakla, sorumluluğun ağırlığını omuzlarında hissedebilmekle başlar.
Bugün ne yazık ki özellikle taşrada sıkça karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri, makamların bazen tecrübeden önce verilmesidir.
Türkiye, gençlere fırsat veren ülkelerden biridir. Bu önemli bir kazanımdır. Gençlerin önünün açılması gerekir. Ancak fırsat vermek ile milyonlarca liralık kamu bütçesini, binlerce insanın kaderini emanet etmek aynı şey değildir.
Üniversiteden mezun olur olmaz, mülki idare eğitimini tamamlayan bir kaymakam adayı, çoğu zaman henüz kendi hayatının ekonomik yükünü tam anlamıyla yaşamadan milyonlarca liralık yatırımlara imza atıyor. Kendi evinin bütçesini hiç yönetmemiş birine devlet bütçesini teslim ettiğinizde, hata yapma ihtimali de doğal olarak artıyor.
Elbette bunun istisnaları var.
Henüz genç yaşına rağmen bilgisi, donanımı, çalışkanlığı ve karakteriyle örnek olan çok değerli kaymakamlarımız, emniyet müdürlerimiz, doktorlarımız ve kamu yöneticilerimiz de bulunuyor. Sözümüz onlara değil.
Ancak özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yıllardır gördüğümüz tablo değişmiyor.
Göreve gelen yöneticilerin önemli bir kısmı ilk görev yerlerinde bulunuyor. Bekârlar, hayat tecrübesi sınırlı olanlar ya da daha önce hiçbir kurum yönetmemiş kişiler… Üstelik görev yaptıkları ilçelerin sosyal yapısını, kültürünü ve insan ilişkilerini de henüz tanımadan büyük sorumluluklar üstleniyorlar.
Sonra ne oluyor?
Vatandaşla iletişim kopuyor.
Kurum içerisinde yönetim zafiyetleri yaşanıyor.
Personel ile yönetici arasında güven sorunu oluşuyor.
En sonunda bunun bedelini yine vatandaş ödüyor.
Geçmiş yıllarda bazı ilçelerde kamu görevlileriyle ilgili hoş olmayan iddialar da gündeme geldi. Öğretmenlere yönelik uygunsuz davranışlardan tutun, vatandaşa karşı kibirli tavırlara kadar birçok olay kamuoyuna yansıdı. Bunlar elbette bütün yöneticileri kapsamaz. Ancak birkaç kötü örnek bile devletin temsil ettiği güven duygusuna zarar vermeye yetiyor.
Sorun sadece kaymakamlarda da değil.
Vekâleten yürütülen birçok kamu görevi de benzer sıkıntılar doğurabiliyor. Asıl göreve hazırlanmadan verilen yetkiler, zaman zaman kurumların işleyişini olumsuz etkiliyor.
Peki çözüm ne?
Bana göre çözüm; makam vermeden önce tecrübe kazandırmaktır.
Yönetici olacak kişi önce sahayı görmeli.
İnsan yönetmeyi öğrenmeli.
Krizi yönetmeli.
Esnafla oturmalı.
Çiftçinin derdini dinlemeli.
Bir ihale dosyasını okumalı.
Bir şantiyeye girmeli.
Bir fabrikanın nasıl çalıştığını bilmeli.
Teknolojiyi takip etmeli.
Tarımı bilmeli.
Gıdayı bilmeli.
İnşaatı bilmeli.
Çünkü önüne gelen her dosya farklı bir uzmanlık alanını ilgilendiriyor.
Makam odasında oturup sadece imza atan yönetici olmak kolaydır.
Önemli olan, önüne gelen dosyayı hazırlayan personelden daha fazla bilgiye sahip olmaktır.
Aksi halde yönetici, personelin yönettiği kişiye dönüşür.
Devlet yönetimi sadece mevzuat bilgisi değildir.
Devlet yönetimi aynı zamanda hayat bilgisidir.
Bir başka önemli konu ise aile hayatıdır.
Bu belki bazılarına tartışmalı gelebilir.
Ancak yıllardır sahada çalışan biri olarak görüyorum ki eşi başka şehirde yaşayan, çocuklarından uzak kalan ya da sosyal hayatını kuramamış birçok yönetici zamanla bulunduğu şehirle bağ kuramıyor.
Bekâr olmak elbette kimse için bir eksiklik değildir. Ancak küçük ilçelerde sosyal denetimin zayıf olduğu ortamlarda yalnızlık bazen yöneticiyi yanlış kararların eşiğine de getirebiliyor. Burada belirleyici olan medeni durumdan çok; olgunluk, öz denetim ve görev bilincidir.
Bugün toplumun en çok şikâyet ettiği konulardan biri de iletişim dili…
Henüz 25-30 yaşındaki bazı kamu görevlilerinin, babası yaşındaki insanlarla buyurgan, kaba ve saygısız bir üslupla konuştuğuna zaman zaman şahit oluyoruz. Bu durum sadece mülki idarede değil; sağlıkta, güvenlikte ve diğer kamu kurumlarında da zaman zaman karşımıza çıkıyor.
Oysa makam insana üstünlük vermez.
Makam, insana daha fazla sorumluluk yükler.
Vatandaş size “Sayın Müdürüm”, “Sayın Kaymakamım” diye hitap ediyorsa bu sizin kişisel üstünlüğünüzden değil, temsil ettiğiniz devlettendir.
Devletin vakarını korumanın yolu da tevazudan geçer.
Sonuç olarak mesele genç olmak değildir.
Mesele yaş da değildir.
Mesele ehliyettir, liyakattir ve tecrübedir.
İyi yönetici, koltuğa oturduğu gün değil; yıllar içinde edindiği bilgi, birikim ve insan ilişkileriyle yetişir.
Çünkü asıl başarı bir makama gelmek değildir.
O makamın hakkını vererek ayrılabilmektir.
Ağrı gibi kalkınmaya, yatırıma ve güçlü yönetime ihtiyaç duyan şehirlerin bugün en fazla ihtiyacı olan şey; gücü makamından alan yöneticiler değil, gücünü bilgi, tecrübe, adalet ve insan sevgisinden alan idarecilerdir.
İşte o zaman devlet, vatandaşın gözünde sadece güçlü değil, aynı zamanda güven veren bir kurum haline gelir.