Bir zamanlar Ağrı’da sigara içen bir genç, karşıdan bir büyüğünün geldiğini gördüğünde sigarayı hangi elinde saklayacağını şaşırırdı.
Alkolün kokusunu dahi bilmeden büyüyen nesiller vardı.
Genç bir kızla genç bir erkeğin konuşması bile toplumun belirlediği sınırlar içerisinde olurdu. Kadının yabancı bir erkekle aynı sofraya oturmasının yadırgandığı, bir babanın kendi babası veya amcalarının yanında çocuğunu kucağına alıp sevmesinin dahi ayıp sayıldığı günlerden geldik.
Bunların hepsi doğru muydu?
Elbette tartışılır,
Geçmişin her alışkanlığını kutsamak, her geleneğini doğru kabul etmek gibi bir niyetim yok. Başlık parası gibi insanı ve özellikle kadını inciten geleneklerin geride kalması bir kayıp değil, kazançtır. Sevginin gösterilmesini ayıp sayan anlayışların değişmesi de öyle.
Ama geçmişte kaybetmememiz gereken şeyler de vardı:
Edep vardı. Mahremiyet vardı. Komşuluk hakkı vardı. Büyüğe saygı, küçüğe merhamet vardı. Bir insanın özgürlüğünün, başkasının huzurunu bozduğu yerde biteceğine dair yazılı olmayan bir toplumsal kural vardı.
Bugün asıl tartışmamız gereken budur.
Bu biz değiliz
Gecenin bir yarısı yüksek sesli müzikle sokaklarda dolaşan gençleri görüyoruz.
Babalarından aldıkları ya da habersiz kullandıkları araçlarla caddelerde drift yapanları…
Gece yarısı havai fişek patlatıp yüzlerce insanı uykusundan uyandırmayı kendi mutluluğunun doğal hakkı görenleri…
Gelini eve getirirken gece yarısı davul zurnayla bütün mahalleyi ayağa kaldırıp saatlerce halay çekenleri…
Düğünlerde silah sıkanları hiç saymıyorum.
Bir insanın düğünü olabilir. Mutluluğu olabilir. Eğlenmek de en doğal hakkıdır.
Ama senin mutluluğun, hasta yatağındaki insanın huzurundan daha değerli değildir.
Senin düğünün, sabah işe gidecek işçinin uykusundan daha önemli değildir.
Senin eğlencen, korkuyla uyanan bir çocuğun gözyaşını meşru kılamaz.
Mutluluk başkasını rahatsız etme hakkı vermez.
İşte bizim kaybetmeye başladığımız şey tam olarak bu sınırdır.
Değişmek başka, yozlaşmak başka
Bir toplum elbette değişir.
Gençlerin anne ve babaları gibi yaşamasını bekleyemeyiz. Dünya değişiyor, teknoloji değişiyor, iletişim biçimleri değişiyor. Giyimden eğlenceye kadar hayatın her alanı dönüşüyor.
Genç kızlarımızın veya genç erkeklerimizin ne giyeceğini tartışarak meseleyi yalnızca kıyafete indirgemek de bizi gerçek sorundan uzaklaştırır. Bir insanın kıyafeti üzerinden ahlak ölçmek doğru değildir.
Asıl mesele; saygının, sorumluluğun, mahremiyet bilincinin, aile bağlarının ve toplumsal sınırların zayıflamasıdır.
Çünkü ahlak yalnızca kıyafet değildir.
Ahlak, trafikte başkasının hayatını tehlikeye atmamaktır.
Ahlak, gece yarısı komşunun çocuğunu uyandırmamaktır.
Ahlak, güçsüzü ezmemektir.
Ahlak, kadına ve çocuğa güvenli bir şehir bırakmaktır.
Ahlak, uyuşturucuya gençlerimizi teslim etmemektir.
Ahlak, tacize ve şiddete karşı kişinin kim olduğuna bakmadan aynı tepkiyi gösterebilmektir.
Eğer tacizciyle, tecavüzcüyle, uyuşturucu satıcısıyla toplum içinde hiçbir şey olmamış gibi aynı masaya oturabiliyor; buna karşılık gençlerin yalnızca dış görünüşünü konuşuyorsak, ahlak tartışmasını yanlış yerden yapıyoruz demektir.
Ağrı'nın asıl tehlikesi normalleşmek
Uyuşturucu, alkol bağımlılığı, şiddet, fuhuş, taciz ve toplumsal huzuru bozan davranışlar karşısında en büyük tehlike bunların varlığı kadar normalleşmesidir.
Çünkü bir şehir kötülüğü ilk gördüğünde tepki verir.
İkinci gördüğünde şaşırır.
Üçüncüde konuşur.
Her gün görmeye başladığında ise susar.
İşte tehlike o suskunlukla başlar.
Bir zamanlar “Ağrı’da böyle şey olmaz” dediğimiz olaylara bugün “Yine olmuş” deyip geçiyorsak, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir toplumsal değişim var demektir.
Ağrı, yıllarca aile bağlarının güçlü olduğu, komşunun komşuyu tanıdığı, çocuğa yalnızca anne ve babasının değil mahallenin de sahip çıktığı bir şehir olarak bilindi.
Eksikleri vardı, yanlışları vardı, ağır gelenekleri vardı.
Ama bir aidiyet duygusu da vardı.
Şimdi o aidiyet giderek zayıflıyor.
Peki çocuklarımızı kim yetiştiriyor?
Eskiden çocuğun dünyasını aile, okul, mahalle ve akrabalar şekillendirirdi.
Bugün o masada bir sandalye daha var:
Telefon.
Hatta çoğu evde masanın başköşesinde o oturuyor.
Çocuklarımız dünyanın başka ucundaki hayatları saniyeler içerisinde görüyor. Sosyal medya onlara ne giyeceğini, nasıl konuşacağını, nasıl eğleneceğini, neye özenmesi gerektiğini sürekli anlatıyor.
Biz ise çoğu zaman yalnızca sonucu gördüğümüzde kızıyoruz.
Çocuğa yıllarca telefon verip sonra “Neden bize benzemiyorsun?” diye soruyoruz.
Değer öğretmeden değer bekliyoruz.
Sorumluluk vermeden sorumlu gençlik istiyoruz.
Çocuğuyla konuşmayan aile, gencine ulaşmayan öğretmen, mahallesindeki çocuğu tanımayan komşu ve gençlere alan açmayan şehir olarak bütün yükü gençlerin omuzlarına bırakamayız.
Bu gençlik gökten inmedi. Bu gençliği hep birlikte yetiştirdik.
Dolayısıyla ortaya çıkan tablodan yalnızca gençleri sorumlu tutmak kolaycılık olur.
Hepimizin payı var.
Yıllarca “Çocuklarımız burada ahlaklı büyüyor” dedik
Ağrı’dan gitmek isteyen birçok insanın yıllarca söylediği bir cümle vardı:
“Hiç olmazsa çocuklarımız burada örfünü, âdetini bilerek büyüyor.”
Peki bugün o anne ve babanın elinde ne kaldı?
Çocuğunu uyuşturucudan nasıl koruyacak?
Sosyal medyadaki özenti kültüründen nasıl uzak tutacak?
Sokaktaki şiddetten nasıl koruyacak?
Aile bağlarını nasıl güçlendirecek?
Bunları yalnızca yasaklarla çözemeyiz.
Çünkü korkutarak koruduğun çocuk, korku ortadan kalkınca ne yapacağını bilemez; değer öğreterek yetiştirdiğin çocuk ise yalnız kaldığında da sınırını bilir.
Bizim ihtiyacımız tam olarak budur.
Çözüm yine Ağrı’nın içinde
Bu gidişatın çözümü geçmişe dönmek değildir.
Kadını sosyal hayattan uzaklaştırmak değildir.
Gençlerin hayatını yasaklarla çevirmek değildir.
Dünyaya kapıları kapatmak hiç değildir.
Çözüm; geçmişin güzel değerleriyle bugünün özgür, eğitimli ve bilinçli toplum anlayışını buluşturmaktır.
Aile yeniden sorumluluk almalı.
Okullar yalnızca sınava öğrenci hazırlamamalı, iyi insan yetiştirmeyi de önemsemeli.
Yerel yönetimler gençlerin spor, sanat ve kültürle buluşabileceği alanları çoğaltmalı.
Uyuşturucuya karşı mücadele yalnızca yakalama haberlerinden ibaret kalmamalı; bağımlılığa giden yol daha başlamadan kesilmeli.
Kanaat önderleri, eğitimciler, din görevlileri, sivil toplum kuruluşları, basın ve kamu kurumları aynı mesele etrafında buluşabilmeli.
Ve biz gazeteciler de yalnızca yaşanan kötü olayları haberleştirip geçmemeliyiz. Nedenlerini sormalı, çözümü tartışmalı ve gerektiğinde şehrin aynası olmalıyız.
Çünkü mesele sağcı-solcu, muhafazakâr-modern, genç-yaşlı meselesi değildir.
Mesele Ağrı'nın geleceğidir.
Yeni bir gençlik geliyor.
Onları aşağılayarak, suçlayarak, dışlayarak kazanamayız.
Ama yanlışın yanlış olduğunu söylemekten de korkmamalıyız.
Özgürlük ile sorumsuzluğu, modernleşme ile yozlaşmayı, eğlenmek ile başkasının huzurunu bozmayı birbirinden ayırmak zorundayız.
Çocuklarımıza geçmişin korkularını değil değerlerini bırakalım.
Saygıyı bırakalım.
Merhameti bırakalım.
Komşuluk hakkını bırakalım.
Aile olmayı bırakalım.
İnsan olmanın yalnızca kendisi için yaşamak olmadığını öğretelim.
Çünkü bu şehri ne asfalt kurtaracak ne yeni binalar ne de milyonluk projeler…
Bir şehir yolları bozulduğunda yeniden yapılır; binaları yıkıldığında yeniden dikilir. Ama bir şehir neslini kaybederse, onu yeniden inşa edecek hiçbir ihale yoktur.