Sabah uyandığımızda yaptığımız ilk şeylerden biri aynaya bakmak. Gerçi bazılarımız bunu yapmıyor. Özellikle uykudan yeni kalktıysak aynayla göz göze gelmek, güne başlamak için biraz ağır bir başlangıç olabilir.
Aynaya baktığımızda karşımızda kendimizi görüyoruz. En azından öyle zannediyoruz. Ben buradayım. Bu beden benim. Bu yüz benim. Bu eller, bu gözler, bu beyin... Hepsi bana ait. Peki gerçekten öyle mi?
İnsanın kendisini tek bir canlı olarak düşünmesi o kadar doğal ki bunun üzerine pek kafa yormuyoruz. Sonuçta doğuyoruz, büyüyoruz, yemek yiyoruz, düşünüyoruz, seviyoruz, kızıyoruz ve bir gün ölüyoruz. Oldukça basit görünüyor. Fakat bedenimizin içine biraz daha yakından baktığımızda bu basit hikâye bir anda karışmaya başlıyor.
Çünkü vücudumuzda yalnız değiliz. Derimizin üzerinde, ağzımızda, bağırsaklarımızda ve vücudumuzun başka bölgelerinde bizimle birlikte yaşayan milyarlarca mikroorganizma var. Bakteriler, mantarlar ve diğer mikroorganizmalar hayatımızın sessiz ortakları gibi.
Bir bakıma evimizde kiracı besliyoruz. Üstelik kira da ödemiyorlar. Fakat mesele bundan çok daha ilginç. Çünkü bu mikroorganizmaları yalnızca bedenimize ilişmiş küçük yabancılar olarak görmek artık yeterli değil. Onların önemli bir bölümü yaşamımızla iç içe geçmiş durumda. Yediklerimizin parçalanmasına yardım ediyor, bağışıklık sistemimizle etkileşiyor ve metabolizmamız üzerinde rol oynuyorlar. Yani bazı işlerimizi biz fark etmeden onlar yapıyor.
Şimdi burada biraz duralım. Bir insanı insan yapan şey nedir?
DNA'sı mı?
Beyni mi?
Bedeni mi?
Yoksa bütün bunların birlikte oluşturduğu sistem mi?
Bu soruya cevap vermek ilk bakışta kolay. İnsan DNA'sına sahibiz, dolayısıyla insanız diyebiliriz. Fakat işin içine mikrobiyom girdiğinde mesele biraz değişiyor.
Mikrobiyom dediğimiz şey, vücudumuzda yaşayan mikroorganizmalarla onların genetik materyalinin oluşturduğu geniş ekosistemi ifade ediyor. Her insanın mikrobiyomu da kendine özgü bir topluluk gibi düşünülebilir. Aynı şehirde yaşayan insanların birbirinden farklı olması gibi. Hatta aynı evde yaşayan insanların bile farklı olması gibi.
Üstelik bu topluluk hayatımız boyunca değişiyor. Ne yediğimiz, nerede yaşadığımız, çevremiz, yaşımız ve çeşitli yaşam koşullarımız mikrobiyomumuzun yapısını etkileyebiliyor. Yani dün olduğumuz insanla bugün olduğumuz insan arasında yalnızca ruh halimiz veya saçımızın biraz daha dağılmış olması bakımından fark yok. İçimizde yaşayan topluluk da değişiyor.
Böyle düşününce insanın kendisine sormadan edemediği bir soru ortaya çıkıyor. Ben dediğim şey nerede başlıyor? Derimin sınırında mı? Hücrelerimde mi? Yoksa benim yaşamımla sürekli etkileşim halinde olan bu mikroorganizmaları da hikâyenin bir parçası olarak görmek gerekiyor mu?
Bilim bize canlıların dünyasını yalnız başına yaşayan bireylerden oluşan bir kalabalık olarak görmek yerine, birbirleriyle sürekli ilişki kuran sistemler şeklinde düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Bu, evrim açısından da oldukça ilginç. Çünkü yaşamın tarihi yalnızca güçlü olanın hayatta kaldığı basit bir mücadele hikâyesinden ibaret değil. Canlılar birbirleriyle yarışıyor, evet. Ama aynı zamanda birbirlerine bağımlı hale geliyor, birbirlerinin yaşamını kolaylaştırıyor ve zamanla öyle karmaşık ilişkiler kuruyorlar ki hangisinin hikâyesinin nerede bittiğini, diğerinin hikâyesinin nerede başladığını ayırmak zorlaşıyor.
İnsan ile mikrobiyom arasındaki ilişki de bunun çarpıcı örneklerinden biri.
Biz mikroorganizmaları uzun süre yalnızca hastalıkla ilişkilendirdik. Bakteri denince aklımıza hemen mikrop, enfeksiyon ve hastalık geldi. Sonra antibiyotikler çıktı ve insanlık bakterilere karşı büyük bir savaş kazandığını düşündü. Fakat doğa bize her zamanki sakinliğiyle şunu hatırlattı: Her bakteri düşman değildir. Hatta bazıları olmadan işlerimiz hiç de yolunda gitmeyebilir.
Bu, insanın doğayla ilişkisi açısından da güzel bir ders aslında. Bir şeyi tamamen ortadan kaldırmak her zaman onu yenmek anlamına gelmiyor. Bazen mesele onunla nasıl yaşayacağını öğrenmek. Tıpkı üst kattaki komşuyla olduğu gibi. Gürültü yapıyorsa kızarsınız ama binadan tamamen atarsanız bu kez başka bir problem çıkar.
Elbette romantik davranıp bütün bakterileri faydalı ilan etmek de doğru değil. Bazı mikroorganizmalar hastalıklara neden olabilir. Mikrobiyomun dengesi bozulduğunda çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkili değişiklikler görülebiliyor. Buradaki asıl mesele, mikroorganizmaların iyi veya kötü olarak tek bir kutuya konulamayacak kadar karmaşık bir dünyanın parçası olması.
İnsan bedeni aslında hiçbir zaman tamamen yalnız bir sistem olmadı. Biz bunu yeni fark ediyoruz. Belki de insanı yalnızca kendi hücrelerinden oluşan bir organizma olarak düşünmek eksik kalıyor.
Bir orman düşünün. Ormana uzaktan baktığınızda tek bir bütün görürsünüz. Yaklaştığınızda ağaçları, mantarları, böcekleri, bakterileri, toprağı ve sayısız başka canlıyı fark edersiniz. Orman tek bir canlı değildir. Ama onu oluşturan parçalar da birbirinden tamamen bağımsız değildir.
İnsan bedeni elbette orman değildir. Fakat benzer bir fikir burada karşımıza çıkıyor. Bedenimiz yalnızca insan hücrelerinden oluşan kapalı bir kutu değil. Çevresiyle ve içindeki mikroorganizmalarla sürekli alışveriş yapan canlı bir ekosistem.
Bu fikir özellikle bağırsaklarımızı düşündüğümüzde daha da ilginç hale geliyor. Biz yemek yiyoruz. Bağırsaklarımızda yaşayan mikroorganizmalar da yediklerimizin bir kısmını kullanıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan bazı maddeler ise bizim fizyolojimizi etkileyebiliyor.
Yani sofraya oturduğumuzda masada yalnızca biz yokuz. Davet etmediğimiz misafirler de yemeğe ortak oluyor. Ve görünüşe göre oldukça iştahlılar. Buradan beynimize kadar uzanan daha büyük bir soru ortaya çıkıyor. Mikrobiyom davranışlarımızı etkileyebilir mi?
Bu konuda bilim dünyasında yoğun araştırmalar yürütülüyor. Bağırsak ve beyin arasındaki iletişim, bağışıklık sistemi, metabolizma ve sinir sistemi arasındaki ilişkiler giderek daha ayrıntılı biçimde inceleniyor.
Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor. Bugün internette bağırsak bakterilerinin neredeyse bütün davranışlarımızı yönettiğini söyleyen başlıklar görmek mümkün. Bir bakıyorsunuz mutluluğunuz bakterilerde. Bir bakıyorsunuz kararlarınızı bakteriler veriyor. Biraz daha beklesek muhtemelen sabah kahvaltısında ne yiyeceğimize de onlar karar verecek.
Bilim ise bundan çok daha temkinli. Mikrobiyom ile insan sağlığı ve davranışı arasında ilişkiler olduğuna dair önemli bulgular var. Ancak bu ilişkilerin tamamını doğrudan neden/sonuç şeklinde yorumlamak henüz mümkün değil.
Arastirmalarin güzelliği de burada. Bilmediği yerde biliyormuş gibi davranmıyor. En azından iyi bilim bunu yapmıyor.
Belki de insanın kendisiyle ilgili en ilginç taraflardan biri tam olarak bu. Biz kendimizi bağımsız bireyler olarak görmek istiyoruz. Ben karar veririm. Ben düşünürüm. Ben yerim. Ben yaşarım.
Fakat gerçekte hayatımızın büyük bölümü bizim doğrudan kontrolümüz dışında gerçekleşiyor. Kalbimizin atmasını biz düşünmüyoruz. Bağışıklık sistemimiz sürekli çalışıyor. Hücrelerimiz durmadan bölünüyor, ölüyor ve yenileniyor. İçimizde yaşayan mikroorganizmalar da kendi yaşamlarını sürdürüyor.
Bütün bunlar olurken biz günlük hayatımıza devam ediyoruz. Telefonumuza bakıyoruz. Fatura ödüyoruz. Birine kızıyoruz. Sonra neden kızdığımızı unutuyoruz. Ve bütün bu karmaşanın ortasında kendimize tek bir varlık olduğumuzu söylüyoruz.
İnsan olmanın garip tarafı burada. Kendimizi bir bütün olarak hissediyoruz ama aslında sayısız biyolojik süreçten oluşan hareketli bir sistemiz. Üstelik bu sistem doğduğumuz anda tamamlanıp bir kenara bırakılmıyor. Hayat boyunca değişiyor. Vücudumuz değişiyor. Hücrelerimiz değişiyor. Mikrobiyomumuz değişiyor. Beynimiz değişiyor. Düşüncelerimiz değişiyor.
Yani çocukken olduğumuz insanla bugün olduğumuz insan arasında yalnızca yıllar yok. İçimizdeki biyolojik dünya da defalarca değişti. Buna rağmen aynaya baktığımızda hâlâ aynı kişiyi görüyoruz.
Benlik dediğimiz şey, bütün bu değişimin içinde devamlılığını koruyan bir hikâyeden başka bir şey değildir. Bunu söylemek insanı biraz huzursuz ediyor. Çünkü kendimizi tek ve değişmez bir varlık olarak düşünmek rahat. Ben benim. Nokta.
Fakat doğa noktaları pek sevmiyor. Her şey birbirine bağlanıyor. Bir insan toprağın üzerinde yaşıyor, havayı soluyor, su içiyor, başka canlıları yiyor ve kendi bedeninde sayısız başka canlıyla birlikte hayatını sürdürüyor. Sonra öldüğünde bedenindeki maddeler yeniden toprağa, havaya ve başka canlılara karışıyor.
Yani yaşam boyunca kendimizi doğadan ayrı bir şey gibi hissediyoruz. Oysa doğa bizi hiçbir zaman ayrı bir dosya olarak kaydetmedi.
İnsanın kendisiyle ilgili en büyük yanılgılarından biri de bu. Kendimizi doğanın dışında sanıyoruz. Halbuki doğanın içindeyiz. Hem de tahmin ettiğimizden çok daha derin bir şekilde.
Mikrobiyom bize yalnızca bakteriler hakkında bir şey öğretmiyor. Bize insanın ne olduğu konusunda da rahatsız edici derecede güzel bir soru soruyor. Bir insan kaç canlıdan oluşur?
Buna kesin bir sayı vermek mümkün değil. Ama daha doğru soru şu, Bir insan nerede biter? Derimizin bittiği yerde mi? DNA'mızın bittiği yerde mi? Yoksa bizim yaşamımızla birlikte yaşayan diğer canlılarla olan ilişkilerimizin bittiği yerde mi? Bilmiyorum. Ama henüz bunun kesin cevabını bilmiyoruz.
Ama bilimin güzel tarafı zaten her soruya hemen cevap vermesi değil. Bazen iyi bir bilimsel keşif bize cevap vermekten çok, daha önce aklımıza gelmeyen bir soru sorduruyor. Mikrobiyom da bize tam olarak bunu yapıyor.
Aynaya tekrar baktığımızda artık yalnızca yüzümüzü görmeyebiliriz. Orada milyarlarca hücrenin, sayısız mikroorganizmanın, milyonlarca yıllık evrimsel tarihin ve birbirine bağlı yaşam ağlarının oluşturduğu tuhaf bir bütün var. Ve bütün bu kalabalığın ortasında hâlâ kendimize bakıp tek bir kelime söylüyoruz. "Ben"
Belki de insan olmanın en büyük gizemlerinden biri, o kelimenin sandığımız kadar basit olmamasıdır.