İnsanı Kaybettiğimiz Yerde Dünyalık İnsan Olmaz
Veysel Çağlar
Küresel ve modern çağ, bizlere birçok kolaylık sundu. Ulaşmak kolaylaştı, konuşmak hızlandı, sahip olmak sıradanlaştı, konforun mahiyeti kulak ardı edildi. Oysaki bütün bu kolaylıkların ortasında, fark etmeden zorlaştırdığımız bir şey var: insan olmak ve insanlığın hukukunu korumak.
Bugün hayatın merkezine yerleştirdiğimiz en büyük yanılgı, maddiyatı ölçü kabul etmemizdir. Para, mal, mülk, hepsi bir araç olması gerekirken, maalesef amaç hâline geldi. Oysa insan, eşref-i mahlûkattır; yani yaratılmışların en şereflisidir. Böylesine kıymetli bir varlığın, kendi değerini dünyalıklarla ölçmesi, aslında kendine yaptığı en büyük haksızlıktır, hatta ihanettir.
Geldiğimiz noktada ilişkilerimiz bile bu yanlış ölçünün, dengenin, perspektifin gölgesinde şekilleniyor. Dostluklar menfaate, sevgi çıkara, muhabbet hesaba dönüşüyor. Oysaki kalbin dili hesap tutmaz, tutmamalı; sevgi, pazarlık kaldırmaz. İnsanı insan yapan şey; sahip oldukları değil, taşıdığı değerlerdir. Sevgi ihmale gelmez, hep ihtimal olmalı.
Ne kadar çok kazanırsak kazanalım, hayatın değişmeyen bir gerçeği var: Günün sonunda hepimiz beyaz bir kefene sığınıyoruz. Servetimiz, makamımız, biriktirdiklerimiz; birkaç kürek toprağın ötesine geçemiyor. Bu kadar kısa ve geçici bir yolculukta, kalıcı olan tek şey; geride bıraktığımız izdir. O iz de ne paramızla ne de malımızla mizana vurulur; o iz, kalplerde bıraktığımız hatıralarla anlam kazanır.
Bugün dünyanın en büyük problemi, imkânsızlık değil; ölçüsüzlük ve doyumsuzluktur. Çok şeye sahibiz ama huzurdan uzaklaşıyoruz. Konuşabiliyoruz ama anlaşamıyoruz. Yakınız ama uzaklaşıyoruz. Yakmıyoruz ama yıkıyoruz. Çünkü maddiyatı, maneviyatın önüne koyduk. İnceliği, önceliği unuttuk, hızın ve hazzın peşine düştük. Kolay olanı seçtik ama doğru olanı ihmal ettik.
Bazen bazı insanların mal varlığına bakıyorsunuz; yedi ceddine yetecek kadar fazla. Ne kadarı helal, ne kadarı haram o da onu ilgilendirir. Fakat bununla tatmin olamıyor, mutlu olamıyor. Helalinden kazanan insanlar ise genel anlamda daha mutlu olabiliyor. Geldiği yer doğru/müspet değilse, gideceği yerin de doğru olmayacağı kesindir. Bu iradeye sahip insanlar zamanla büyük bir konfora ulaşır; fakat kaybettiklerinde herkesi suçlamaya başlarlar, çünkü dürüst değillerdir. Bu anlamda, dürüst olanlardan olmak için niyet etmek gerekir.
Oysa bu iş mizanla mümkündür. Elbette insan daha iyi şartlarda yaşamak ister; bu en doğal hakkıdır. Ancak mesele, paraya sahip olmak değil; paranın sana sahip olmamasıdır. Hür olmak için kölelik zincirini takmamaktır. Mizan kurulduğunda ağır basması gereken her zaman insandır. İnsani değerlerdir. Dünyevi şeyler, insanın önüne geçtiği anda; kaybeden yine insan olur. Hüsran olur.
Belki de yeniden başlamanın zamanı gelmiştir. Yeniden sevmek, yeniden saymak, yeniden kıymet bilmek. Aileyi, dostluğu, komşuluğu hatırlamak. Bir gönle dokunmanın, bir kalbi onarmanın, bir insanı anlamanın değerini yeniden keşfetmek gerekir.
Çünkü dünya, sandığımız kadar büyük değil. Ve hayat, erteleyebileceğimiz kadar uzun hiç değil ki hiçbir zaman da olmadı.
Eğer bir şeyi kurtarmak istiyorsak, önce insanı kurtarmalıyız. Çünkü insanın kaybedildiği yerde, kazanılan hiçbir şeyin anlamı yoktur. Bu dünyanın manası medeniyettir. Mana medeniyetinde ise en değerli şey insanın kendisidir.