İNSANA SAYGI, FİKRE MUHAKEME!
Raif Medetoğlu
Her fikir kıymetli değildir, her insan kıymetlidir.
İnsanlık tarihinin en büyük çelişkilerinden biri, düşünceleri tartışırken insanları incitmemiz; hakikati aradığımızı söylerken kendi doğrularımızın esiri olmamızdır.
Bir fikri savunan insanı, savunduğu fikirle özdeşleştiriyor; düşüncesine yöneltilen eleştiriyi şahsiyetine yapılmış bir saldırı olarak algılıyoruz. Böylece fikirler tartışılacağına insanlar karşı karşıya geliyor, düşünceler değerlendirileceğine dostluklar bozuluyor, hakikatin ortaya çıkması gerekirken tarafların birbirine üstünlük kurma mücadelesi başlıyor.
Oysa üzerinde düşünmemiz gereken son derece önemli bir ilke var:
İnsanlar saygı konusudur, fikirler değerlendirme konusudur.
Bu cümle, yalnızca bir nezaket kuralı değil; aynı zamanda bir medeniyet ölçüsü, bir düşünce disiplini ve toplumsal gelişimin temel şartlarından biridir.
Çünkü insanın onuru korunmalı, fakat hiçbir fikir sorgulanamaz bir dokunulmazlığa sahip olmamalıdır.
İNSANA SAYGI, FİKRE TESLİMİYET DEĞİLDİR
Öncelikle bir gerçeğin altını çizelim.
Bir insana saygı duymak, onun her düşüncesini doğru kabul etmek değildir. Bir insanın şahsiyetine değer vermek, savunduğu bütün fikirleri benimsemek anlamına gelmez.
İnsana saygı ile fikre katılmayı birbirine karıştırdığımız zaman, düşünce dünyamızın kapılarını eleştiriye kapatırız.
Bir insanın makamı, serveti, yaşı, siyasi kimliği veya toplumsal itibarı; ortaya koyduğu düşüncenin doğruluğuna tek başına delil olamaz.
Aynı şekilde bir insanın toplumda yeterince tanınmaması, makam sahibi olmaması veya çoğunluğun dışında düşünmesi de fikrinin değersiz olduğu anlamına gelmez.
Fikrin kıymeti, sahibinin kim olduğuyla değil; ne söylediği, neye dayandığı ve hangi sonuçları doğurduğuyla ölçülmelidir.
Bazen sıradan görülen bir insanın düşüncesinde büyük bir hakikat saklıdır. Bazen de toplumun önünde duran, sözü dinlenen ve geniş imkânlara sahip bir insanın düşüncesi ciddi yanlışlar barındırabilir.
Bu nedenle akıl sahibi insan, fikri sahibinin kimliğine göre değil, deliline ve tutarlılığına göre değerlendirir.
Mesele insanları yüceltmek veya küçültmek değil; düşünceleri doğru bir ölçüyle tartabilmektir.
ELEŞTİRİ DÜŞMANLIK DEĞİL, GELİŞİMİN İMKÂNIDIR
Bizim en büyük problemlerimizden biri, eleştiriyi kişisel bir hesaplaşma olarak görmemizdir.
Bir düşüncemize itiraz edildiğinde hemen savunmaya geçiyor, itiraz eden kişinin niyetini sorguluyor, bazen de onu karşı safa yerleştiriyoruz.
Oysa bir fikrin eleştirilmesi, o fikri savunan insanın değersizleştirilmesi değildir.
Bir düşüncenin yanlış olduğunu söylemek, düşünce sahibinin kötü bir insan olduğunu söylemek anlamına gelmez.
Bunlar birbirinden tamamen farklı iki meseledir.
Ne var ki eleştiri kültürünün gelişmediği toplumlarda fikir ile şahsiyet arasındaki sınır silinir. İnsanlar düşüncelerini gözden geçirmek yerine kendilerini savunmaya başlar. Hakikatin ortaya çıkması için gereken tartışma, tarafların birbirine üstünlük kurma mücadelesine dönüşür.
Böyle bir ortamda kimse yanıldığını kabul etmek istemez. Çünkü yanılmayı düşünsel bir eksiklik olarak değil, kişisel bir yenilgi olarak görür.
Hâlbuki insanın yanıldığını kabul edebilmesi bir zayıflık değil, zihinsel olgunluğun göstergesidir.
Kendi fikrini savunabilmek cesaret ister; kendi fikrinin yanlış olabileceğini kabul edebilmek ise daha büyük bir erdem ister.
Olgun insan, eleştiriyi kendisine yapılmış bir saldırı olarak değil, düşüncesini geliştirebilecek bir imkân olarak görür.
Çünkü hakikati arayan insan için asıl mesele haklı çıkmak değil, doğruya ulaşmaktır.
HER FİKRİ EŞİT DERECEDE KIYMETLİ SAYMAK, HAKİKATE HİZMET ETMEZ
Günümüzde sıkça tekrarlanan bir anlayış var: Her fikre saygı duymalıyız.
Bu ifade, insanları dinlemek ve düşünce özgürlüğünü korumak bakımından olumlu bir niyet taşıyabilir. Ancak dikkatli değerlendirilmediğinde önemli bir kavram karmaşasına da yol açabilir.
Çünkü insanları dinlemek başka, onların bütün fikirlerini doğru veya eşit derecede değerli kabul etmek başkadır.
Bir düşünceyi dinlemek, onun doğruluğunu peşinen kabul etmek değildir. Bir fikrin ifade edilmesine imkân tanımak, o fikrin eleştiriden muaf tutulması anlamına gelmez.
Aksi takdirde doğru ile yanlış, bilgi ile cehalet, delil ile iddia arasındaki ayrımı nasıl yapacağız?
Bir fikrin özgürce dile getirilebilmesi ile o fikrin doğru kabul edilmesi arasında önemli bir fark vardır.
Fikir özgürlüğü, düşüncelerin ortaya konulabilmesini güvence altına alır; düşüncelerin sorgulanmamasını değil.
Üstelik bazı fikirler yalnızca yanlış olmakla kalmaz; insan onurunu zedeleyebilir, toplumsal düşmanlığı besleyebilir veya başkalarının haklarını ihlal etmeyi meşrulaştırabilir.
Böyle durumlarda yapılması gereken, fikri sırf birisi savunuyor diye dokunulmaz ilan etmek değildir. O fikri delilleriyle, ahlaki sonuçlarıyla ve insanlık üzerindeki etkileriyle değerlendirmektir.
Her insanın saygınlığı korunmalıdır; fakat hiçbir düşünce, sırf bir insan tarafından savunuluyor diye hakikatin yerine konulmamalıdır.
İnsanları dinlemek zorundayız; fakat her söylenene inanmak zorunda değiliz.
Farklı düşüncelere tahammül etmeliyiz; fakat yanlışları doğruymuş gibi kabul etmek zorunda değiliz.
İşte düşünsel özgürlük ile düşünsel sorumluluk arasındaki denge budur.
ORTAK AKIL, HERKESİN HAKLI OLDUĞU YER DEĞİL, HAKİKATİN ARANDIĞI YERDİR
Bir toplumun gelişmişliği, kaç farklı fikrin bulunduğuyla sınırlı değildir. Asıl mesele, o fikirlerin hangi yöntemle değerlendirildiği ve toplumsal faydaya nasıl dönüştürüldüğüdür.
Farklı düşüncelere sahip insanların aynı masa etrafında oturabilmesi elbette önemlidir. Ancak aynı masada bulunmak tek başına ortak akıl oluşturmaz.
Eğer herkes kendi fikrinin kabul edilmesi için mücadele ediyorsa, orada istişareden çok rekabet vardır.
Eğer insanlar düşüncelerini makamlarına, siyasi aidiyetlerine, kişisel ilişkilerine veya grup çıkarlarına göre savunuyorsa, orada hakikati arama iradesi zayıflamış demektir.
Gerçek istişare, herkesin kendi fikrini kabul ettirmeye çalıştığı bir mücadele alanı değil; herkesin kendi fikrini de sorgulamaya açabildiği bir hakikat arayışıdır.
Bu anlayışta hiç kimsenin düşüncesi sırf sahibi itibarlı diye üstün kabul edilmez. Hiç kimsenin düşüncesi de sırf sahibi farklı bir çevreden geliyor diye değersizleştirilmez.
Fikirler delilleriyle konuşur, akıl muhakeme eder, vicdan sonuçları tartar.
Gerekirse çoğunluğun düşüncesi değişir. Gerekirse azınlığın dile getirdiği bir fikir, herkesin üzerinde yeniden düşünmesini sağlar.
Çünkü çoğunluk her zaman haklı olmadığı gibi, azınlıkta kalmak da tek başına haklılığın göstergesi değildir.
Ortak akıl, herkesin kendi doğrusunu koruduğu yerde değil; gerektiğinde kendi doğrusunu gözden geçirebildiği yerde doğar.
Bu sebeple ortak aklın ilk şartı, insanların birbirine benzemesi değil; birbirini dinlerken düşünsel bağımsızlığını koruyabilmesidir.
SİYASETTE FİKİR Mİ, SADAKAT Mİ ÖN PLANDA?
Bu meseleyi siyasetten bağımsız değerlendiremeyiz.
Siyaset, farklı fikirlerin toplumsal meseleler üzerinde yarıştığı ve kamu yararını önceleyen çözümlerin arandığı bir alan olmalıdır.
Ne var ki siyasetin sağlıksız işlediği ortamlarda fikirler, çoğu zaman bağlı bulunulan grubun kimliğine göre değerlendirilir.
Aynı öneri, kendi siyasi çevresinden geldiğinde doğru; karşı taraftan geldiğinde yanlış kabul edilebilir.
Bir uygulama, kendi tarafı gerçekleştirdiğinde başarı; karşı taraf gerçekleştirdiğinde hata olarak nitelendirilebilir.
Böylece düşünceler kendi içeriğine göre değil, sahibinin siyasi kimliğine göre tartılmaya başlanır.
Bu yaklaşım, siyaseti düşünce ve çözüm üretme zemininden uzaklaştırarak aidiyetlerin çatıştığı bir alana dönüştürür.
Oysa memleket meseleleri, siyasi aidiyetlerden daha büyük bir sorumluluk gerektirir.
Bir şehrin kalkınması, gençlerinin geleceği, eğitimin kalitesi, istihdamın artırılması ve toplumsal huzurun güçlendirilmesi söz konusu olduğunda, çözümün kimden geldiğinden önce ne kadar doğru ve uygulanabilir olduğuna bakılmalıdır.
Bir fikrin sahibi siyasi rakibimiz olabilir. Bu durum, o fikrin doğru taraflarını görmemize engel olmamalıdır.
Aynı şekilde bir düşüncenin kendi çevremizden gelmesi de onun eksiklerini görmezden gelmemizi gerektirmez.
Şahsiyetlere saygı, düşüncelere bağımlılık değildir. Siyasi aidiyet, aklın bağımsızlığını ortadan kaldırmamalıdır.
Siyasette gerçek olgunluk, kendi mahallesinin yanlışına da itiraz edebilmek; rakibinin doğrusunu da teslim edebilmektir.
Bunu başarabilen siyasetçi, yalnızca bir grubun değil, toplumun tamamının meselelerini düşünmeye başlamış demektir.
AĞRI'DAN BİR TOPLUMSAL MUHASEBE
Bu düşünceyi yaşadığımız şehrin meselelerine taşıdığımızda karşımıza önemli bir soru çıkıyor:
Biz, farklı düşünen insanlarla ortak bir gelecek kurabilecek olgunluğa ne kadar sahibiz?
Bir şehrin kalkınması yalnızca kamu yatırımlarıyla, bütçelerle, projelerle veya yöneticilerin kararlarıyla gerçekleşmez. Bunlar elbette önemlidir. Ancak bütün bu imkânları bir hedef etrafında buluşturacak toplumsal iradeye de ihtiyaç vardır.
Ağrı'nın geleceğini konuşurken siyasi kimliklerimizi, kişisel kırgınlıklarımızı, geçmiş hesaplarımızı ve dar çevrelerimizin beklentilerini bir kenara bırakabiliyor muyuz?
Bir insanın önerisini, onu sevip sevmediğimize göre değil, şehrimize ne kazandıracağına göre değerlendirebiliyor muyuz?
Farklı bir düşünce ortaya koyan insanı dinlemek yerine niyetini sorgulamaya ne kadar çabuk başlıyoruz?
Eleştiriyi bir katkı olarak mı görüyoruz, yoksa şahsımıza yöneltilmiş bir tehdit olarak mı algılıyoruz?
Bu soruların cevapları, yalnızca bireysel olgunluğumuzu değil, ortak geleceğimizi kurma kapasitemizi de ortaya koyacaktır.
Ağrı'nın ihtiyacı, herkesin aynı siyasi görüşte buluşması veya bütün meselelerde aynı düşünmesi değildir.
Ağrı'nın ihtiyacı; farklı düşünebilen, fakat memleketin ortak meselelerinde birlikte hareket edebilen insanların çoğalmasıdır.
Bir fikrin hangi partiden, hangi kurumdan, hangi sivil toplum kuruluşundan veya hangi kişiden geldiğine değil, hangi soruna çözüm ürettiğine bakabilmektir.
Şehrin menfaatini kişisel hesapların üzerinde tutabilmektir.
Eleştiren insanı düşman, destekleyen insanı da her zaman haklı kabul etme alışkanlığından kurtulmaktır.
Çünkü bir şehrin geleceği, yalnızca yönetenlerin kararlarıyla değil, o kararların oluşumuna katkı sunabilen toplumun düşünsel olgunluğuyla da şekillenir.
Ortak gelecek, aynı fikirde olanların birliğiyle değil; farklı fikirleri ortak fayda doğrultusunda değerlendirebilenlerin iradesiyle inşa edilir.
Bu nedenle Ağrı'da ortak aklı güçlendirmek istiyorsak önce ortak aklın ahlakını geliştirmeliyiz.
Dinlemeyi, sorgulamayı, eleştirmeyi, gerektiğinde yanılgımızdan dönmeyi ve haklı olanın hakkını teslim etmeyi öğrenmeliyiz.
Aksi takdirde aynı masanın etrafında otursak bile ortak bir gelecek inşa edemeyiz.
FİKRİNİ DEĞİŞTİRMEK, KARAKTERSİZLİK DEĞİL; HAKİKATE YAKLAŞMAKTIR
Toplumumuzda üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir başka mesele de insanların fikirlerini değiştirmeye karşı duyduğu çekingenliktir.
Bir insan, daha önce savunduğu bir düşüncenin yanlış olduğunu fark ettiğinde bundan geri adım atmak istemeyebilir.
Çünkü çevresinin kendisini tutarsız bulacağından, itibar kaybedeceğinden veya eleştirileceğinden endişe eder.
Böylece hakikate yaklaşma imkânı bulduğu hâlde eski düşüncesine tutunmayı tercih eder.
Oysa insanın düşüncesini yeni bilgiler ışığında gözden geçirmesi, onun ilkesiz olduğunu değil, muhakeme yeteneğini kullandığını gösterebilir.
Elbette her fikir değişikliği bir erdem değildir. Çıkara göre yön değiştirmek başka, deliller karşısında kanaatini düzeltmek başkadır.
İlkesizlik, menfaat uğruna hakikati terk etmektir.
Olgunluk ise hakikati korumak uğruna gerektiğinde kendi düşüncenden vazgeçebilmektir.
İnsan, geçmişte savunduğu bir fikre mahkûm değildir. Ancak savunduğu her fikrin hesabını aklına, vicdanına ve ortaya çıkardığı sonuçlara karşı verebilmelidir.
Hakikat karşısında geri adım atabilen insan küçülmez; egosunun önüne aklını koyabildiği ölçüde büyür.
FİKİRLERİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE AKIL, VİCDAN VE AHLAK
Fikirleri değerlendirirken yalnızca mantıksal tutarlılığa bakmak da yeterli değildir.
Bir düşüncenin kendi içinde tutarlı görünmesi, onun her bakımdan doğru olduğu anlamına gelmez.
Düşüncenin dayandığı bilgilerin doğruluğu, delillerinin yeterliliği, insan haklarına yaklaşımı, ahlaki sonuçları ve toplumsal etkileri de değerlendirilmelidir.
Akıl, düşüncenin tutarlılığını sorgular.
Bilgi, iddiaların gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü araştırır.
Vicdan, düşüncenin insan üzerindeki etkilerini dikkate alır.
Ahlak ise amaç ile araç arasındaki ilişkiyi sorgular.
Bu ölçülerden uzaklaşıldığında insan, kendi çıkarına hizmet eden düşünceleri hakikat zannetmeye başlayabilir.
Kendi öfkesini adalet, kendi inatçılığını kararlılık, kendi çıkarını toplumsal fayda olarak sunabilir.
İşte bu nedenle insanın yalnızca başkalarının fikirlerini değil, kendi düşüncelerini de sorgulaması gerekir.
Başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır. Asıl mesele, kendi doğrularımızın içinde saklanabilecek yanlışları görebilmektir.
İnsanın en zor muhakemesi, başkasının fikrini değil, kendi nefsinin savunduğu fikri sorguladığı anda başlar.
SAYGI, SUSMAK DEĞİL; SINIRI BİLEREK KONUŞMAKTIR
Burada önemli bir ayrımı daha yapmak gerekiyor.
İnsana saygı duymak, her tartışmada susmak veya her davranış karşısında sessiz kalmak değildir.
Saygı, yanlış karşısında sessiz kalmayı değil, itiraz ederken insanlık sınırlarını korumayı gerektirir.
Bir fikre sert biçimde karşı çıkabilirsiniz. Bir iddianın temelsiz olduğunu söyleyebilirsiniz. Bir önerinin şehre zarar vereceğini düşündüğünüzü açıkça ifade edebilirsiniz.
Ancak bunları yaparken karşınızdaki insanın onurunu hedef almak zorunda değilsiniz.
Eleştirinin gücü, hakaretin şiddetinden gelmez. Düşüncenin gücü, sesin yüksekliğiyle ölçülmez.
Bağırmak haklılığın, aşağılamak üstünlüğün, susturmak da ikna kabiliyetinin kanıtı değildir.
Bazen en güçlü eleştiri, sakin ama sağlam delillere dayanan eleştiridir.
Bazen en büyük cevap, kişiyi küçültmeden ortaya koyduğu düşüncenin çelişkilerini gösterebilmektir.
Gerçek düşünce insanı, karşısındakini susturmayı değil, onun da düşünmesini sağlamayı amaçlar.
Çünkü tartışmanın hedefi bir insanı yenmek değil, yanlışın yerine daha doğrusunu koyabilmektir.
SONUÇ: İNSANI KORUYALIM, FİKİRLERİ SINAYALIM
Artık şu gerçeği daha açık biçimde kabul etmeliyiz:
İnsana saygı duymakla bir fikri doğru kabul etmek aynı şey değildir.
Bir insanın şahsiyetini korumak, düşüncelerini eleştiriden muaf tutmak anlamına gelmez.
Farklı düşüncelere tahammül göstermek, yanlışları doğruymuş gibi kabul etmeyi gerektirmez.
Aksine, insanın onurunu koruyan bir toplumda fikirler daha özgürce tartışılabilir; fikirlerin özgürce tartışıldığı bir toplumda da hakikate ulaşma imkânı artar.
Bunun için önce kendi egomuzla aramıza bir mesafe koymalıyız.
Her itirazı düşmanlık, her eleştiriyi saldırı, her farklı düşünceyi tehdit olarak görme alışkanlığından vazgeçmeliyiz.
İnsanları kimlikleri üzerinden değil, düşünceleri ve davranışları üzerinden değerlendirmeli; düşünceleri de sahibinin makamına veya aidiyetine göre değil, delillerine ve sonuçlarına göre tartmalıyız.
Unutmayalım ki bir toplumun gelişmesi, herkesin aynı şeyi düşünmesine değil, farklı düşünen insanların birbirini incitmeden hakikati arayabilmesine bağlıdır.
Birbirimizi tasdik etmek için değil, birbirimizden öğrenmek için bir araya gelmeliyiz.
Kendi fikrimizi savunurken başkasının düşüncesini dinleyebilmeli; başkasının fikrini eleştirirken onun insanlık değerini koruyabilmeliyiz.
Çünkü ortak akıl, nezaketin düşünceyi susturduğu yerde de doğmaz, düşüncenin nezaketi yok ettiği yerde de...
İhtiyacımız olan şey, saygıyla beslenen bir eleştiri kültürü ve hakikati merkeze alan bir istişare ahlakıdır.
Sözümüzü şu temel ilkeyle tamamlayalım:
İnsanı küçültmeden fikrini eleştir. Fikrini savunurken hakikati küçümseme. Haklı çıkmak uğruna vicdanını susturma.
Ve unutma:
İnsana saygı göstermek bir erdemdir; her fikri doğru kabul etmek ise bir zorunluluk değildir.
İnsana nezaket, fikre muhakeme, hakikate sadakat...
İşte bireysel olgunluğun, toplumsal barışın ve ortak akıl medeniyetinin temel taşları bunlardır.