Hizmet Edenlerin Fazileti, Hizmet Görenlerin Vefası
Prof. Dr. M. Salih GEÇİT
Bir toplumun gerçek zenginliği; sahip olduğu servet, makam, bina veya teknolojiden önce, insanların birbirine ne kadar faydalı olduğu ile ölçülür. Çünkü insan, yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık değildir. İnsanı insan yapan en önemli meziyetlerden biri, sahip olduğu imkânı başkasının hayrına kullanabilmesidir.
Nitekim Hz. Peygamber’in ifadelerinde insanların hayırlılığı, sadece kişinin kendi şahsî ibadet ve meziyetleriyle değil, başkalarına sağladığı fayda ve taşıdığı sorumlulukla da ilişkilendirilmiştir. Kur’ân’daki “insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” ifadesinin açıklamasında, “insanlar için en hayırlı olanlar” anlayışının öne çıkarılması son derece dikkat çekicidir.
Bu bakımdan bir insanın ilmiyle, malıyla, makamıyla, emeğiyle, zamanıyla, tecrübesiyle veya duasıyla başkalarına faydalı olması büyük bir fazilettir.
Hizmet etmek bir lütuf değil, bir emanettir
Gerçek hizmet ehli, yaptığı iyiliği başa kakmaz; karşılığını hemen beklemez; insanlara yaptığı iyiliği kendi şahsının büyüklüğünün delili olarak görmez.
Çünkü hizmetin hakiki sahibi Allah’tır.
İnsan, Allah’ın kendisine verdiği imkânları yine Allah’ın kullarının istifadesine sunmaktadır. Bu sebeple makam sahibi olanın makamıyla, zengin olanın malıyla, âlim olanın ilmiyle, güçlü olanın gücüyle, itibarlı olanın itibarıyla topluma hizmet etmesi aslında kendisine verilmiş bir emaneti yerine getirmesidir.
Fakat bu durum, hizmet eden kişinin değerinin bilinmemesini veya kendisine karşı kaba, vefasız ve nankör davranılmasını haklı çıkarmaz.
Çünkü tevazu başka şeydir, yapılan iyiliği inkâr etmek başka şeydir.
Hizmet eden kimse yaptığı iyiliği Allah için yapar; fakat hizmet gören kimse de gördüğü iyiliği Allah’ın bir nimeti olarak bilmeli ve o nimetin kendisine ulaşmasına vesile olan insanı görmezden gelmemelidir.
İnsan için en ağır ahlâkî zaaflardan biri nankörlüktür
Nankörlük, yalnızca “teşekkür etmemek” değildir.
Nankörlük; kendisine yapılan iyiliği küçümsemek, yapılan fedakârlığı unutmak, geçmişte gördüğü desteği yok saymak, ihtiyaç ortadan kalkınca hizmet edeni değersizleştirmek ve hatta bir zamanlar kendisine iyilik yapan kimseyi kötülemeye başlamaktır.
Böyle bir tavır, insanın karakterini ortaya koyar.
Çünkü insanın gerçek ahlâkı, ihtiyacı varken gösterdiği tavırla değil, ihtiyacı ortadan kalktıktan sonra gösterdiği tavırla daha iyi anlaşılır.
İhtiyaç zamanında kapısını çaldığı, yardımını gördüğü, ilminden istifade ettiği, imkânlarından faydalandığı bir kimseyi daha sonra hiç tanımamış gibi davranmak; yapılan hizmeti unutmak; geçmişteki fedakârlıkları görmezden gelmek, basit bir vefasızlık değildir. Bu, insanî ve ahlâkî hafızanın zayıflamasıdır.
Hizmet gören insanın ilk vazifesi: Vefa
Bir insan kendisine yapılan iyiliği unutmamalı; onu hatırlamakla da yetinmemelidir. Vefa göstermelidir.
Vefa; hizmet edene kul olmak değildir.
Vefa; şahsiyetten vazgeçmek değildir.
Vefa; yanlış karşısında susmak değildir.
Vefa; yapılan iyiliğin hakkını teslim etmektir.
Bir insanın hakkını teslim etmek, onun her yaptığını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Bir hizmet edenin yanlışını eleştirmek mümkün olduğu gibi, yapılan iyiliği takdir etmek de mümkündür.
Asıl olgunluk, iyiliği inkâr etmeden yanlışı eleştirebilmektir.
İnsanların bazen düştüğü büyük hata şudur: Bir kimsenin yaptığı bir yanlış, geçmişte yaptığı bütün iyilikleri silmek için gerekçe kabul edilir.
Oysa adalet bunu gerektirmez.
Bir insanın bugün yaptığı hata, dün yaptığı iyiliği ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde dün yaptığı iyilik de bugün yaptığı yanlışı meşrulaştırmaz.
İnsaflı insan, her iki hakikati aynı anda görebilir.
Hz. Ebû Bekir örneğinde vefa ve kadirşinaslık
Bu konuda Hz. Ebû Bekir’in tavrı son derece öğreticidir.
Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir’in kendisine arkadaşlığı ve malıyla yaptığı katkıyı açıkça dile getirmiş ve onun üzerindeki hakkını takdir etmiştir.
Burada dikkat çekici olan husus şudur:
Büyük insanlar, kendilerine yapılan iyiliği unutmazlar.
İyiliği hatırlamak insanı küçültmez; aksine büyütür.
Bir insanın “Ben bugün bulunduğum yere gelirken falanca kişinin şu katkısını gördüm, falanca insan bana şu kapıyı açtı, şu insan bana şu gün destek oldu” diyebilmesi bir zayıflık değil, şahsiyet ve vefa göstergesidir.
Buna karşılık geçmişte gördüğü bütün iyilikleri unutup kendisini tamamen kendi gayretiyle var etmiş gibi davranmak, insanın nefsini büyütür; fakat şahsiyetini küçültür.
Hizmet eden de dikkat etmelidir
Bununla birlikte bu meselenin diğer tarafında da önemli bir hakikat vardır.
Hizmet eden insan, hizmetini minnet aracına dönüştürmemelidir.
“Ben sana şunu yaptım.”, “Sen bugün benim sayemde buradasın.”, “Senin üzerinde benim hakkım var.” gibi ifadeler, hizmetin ruhunu zedeleyebilir.
Gerçek hizmet ehli, yaptığı iyiliği Allah için yapar. Hz. Peygamber’in hayatında da cömertlik ve hayırda bulunma konusunda güçlü bir örneklik vardır.
Dolayısıyla hizmet edenin vazifesi ihsan, hizmet görenin vazifesi ise vefadır.
Hizmet eden ihsanını başa kakmamalı; hizmet gören de gördüğü ihsanı inkâr etmemelidir.
Bu iki ahlâkî ilke birlikte bulunduğunda toplumda güven meydana gelir.
Makamı değil, hizmeti esas almak
Hizmet ahlâkının temelinde makam arzusundan ziyade sorumluluk bilinci bulunmalıdır. Kaynaklarda dikkat çeken bir başka husus da şudur: İnsanların en hayırlılarının, makam ve yönetme arzusuna en fazla mesafeli duran kimseler olduğuna işaret edilir.
Bu, hizmet ahlâkının temelini gösterir: Hizmet, iktidar arzusundan daha büyük olmalıdır.
Gerçek hizmet ehli, “Bana ne kazandıracak?” sorusundan önce “İnsanlara ne kazandırabilirim?” diye düşünür.
Böyle insanlar toplumun yükünü taşırlar.
Kimi ilmiyle, kimi kalemiyle, kimi malıyla, kimi makamıyla, kimi emeğiyle, kimi zamanıyla, kimi de samimi duasıyla insanlara hizmet eder.
Toplumun görünmeyen omurgasını işte bu insanlar oluşturur.
Çoğu zaman isimleri bilinmez, yaptıkları fedakârlıklar kayda geçmez, hizmetlerinin karşılığında alkış almazlar. Fakat onların ortaya koyduğu emek, başkalarının hayatında bir iz bırakır.
Fakat hizmet edenleri tüketen toplumlar sonunda hizmetsiz kalır
Burada toplum olarak üzerinde düşünmemiz gereken çok önemli bir mesele vardır: Sürekli hizmet bekleyen fakat hizmet eden insanları takdir etmeyen bir toplum, zamanla hizmet edecek insanlarını kaybeder.
Bir insan yıllarca emek verir; Kapı kapı dolaşır. Parasını harcar, zamanını verir, İtibarını ortaya koyar; insanların sıkıntılarını çözmeye çalışır; Bir kurum kurar.
Bir öğrenci yetiştirir.
Bir fakirin elinden tutar.
Bir kurum, medrese, cami, dernek veya vakfın ayakta kalmasına katkı sağlar. Sonra bütün bu hizmetler unutulur.
Hatta kendisinden hizmet görenler, geçmişteki fedakârlıkları yok sayarak onu eleştirmeye, küçümsemeye veya değersizleştirmeye başlar.
İşte burada toplumun vefa hafızası yara alır.
Hizmet eden insanın her zaman alkışa ihtiyacı yoktur; fakat insan yerine konulmaya, hakkının teslim edilmesine ve yaptığı iyiliğin inkâr edilmemesine hakkı vardır.
Nankörlük yalnız kişiye değil, hizmet kültürüne zarar verir
Nankörlüğün zararı sadece hizmet edene değildir. Asıl büyük zarar, toplumun geleceğine dokunur.
Çünkü insanlar “Ne yaparsam yapayım unutulacak.”, “İyilik yaparsam sonunda karşılığında suçlanacağım.” “Fedakârlığım görülmeyecek.”, “Bugün desteklediğim insanlar yarın beni tanımayacak.” diye düşünmeye başlar.
Böyle bir psikoloji yaygınlaştığında insanların hayır yapma ve topluma hizmet etme arzusu zayıflar.
Bunun sonucunda herkes kendi menfaatini düşünmeye başlar. Sonuçta herkes almak ister, kimse vermek istemez; herkes hizmet bekler, kimse hizmet etmek istemez.
İşte toplumların çözülme noktalarından biri burasıdır.
Hizmet gören ne yapmalıdır?
Kendisine hizmet edilmiş bir insanın ahlâkî sorumluluğu birkaç kelimeyle özetlenebilir: Hatırlamak, teşekkür etmek, dua etmek, vefalı olmak ve gerektiğinde aynı iyiliği başkasına taşımak.
Bir insan kendisine yapılan iyiliği hatırlamalıdır. Hizmet edene teşekkür etmelidir. Onun için dua etmelidir. İmkânı olduğunda onun yükünü hafifletmelidir.
Ve en önemlisi, kendisine yapılan iyiliği başkasına aktarmalıdır.
Çünkü iyiliğin en güzel karşılığı, sadece “teşekkür ederim” demek değil, iyiliği bir sonraki insana ulaştırmaktır.
Böylece iyilik bir kişide başlayıp başka insanlara doğru yayılan bir ahlâk zincirine dönüşür.
Son söz: İnsanları unutmayalım
Hayatımız boyunca mutlaka birilerinin emeği üzerimizde olacaktır: Bizi yetiştiren anne-babamızın, bize ilim öğreten hocalarımızın, zor zamanımızda yanımızda duran dostlarımızın, maddi veya manevi destek veren kardeşlerimizin, bir kapı açan büyüklerimizin ve bize yol gösteren insanların...
Evet, bütün bunların her birinin hayatımızda bir izi vardır.
İnsan, kendisini var eden bütün bu iyilikleri tek tek hatırlamayabilir. Fakat unutmuş gibi davranmamalıdır.
Çünkü insanın büyüklüğü sadece yükselmesiyle değil, yükselirken kendisine uzanan elleri unutmamasıyla ölçülür.
Hizmet eden insanlara saygı gösterelim. Onların emeklerini küçümsemeyelim. Geçmişte yaptıkları iyilikleri bir kalemde silmeyelim. Eleştireceksek insafla eleştirelim. Hakkını teslim edeceksek hakkıyla teslim edelim. Ve bize yapılan iyilikleri, mümkün olduğunca başkalarına ulaştıralım.
Zira hizmet edenin fazileti ihsanında, hizmet görenin fazileti ise vefasındadır.
Hizmet eden insan toplumu ayakta tutar; vefalı insan ise hizmet kültürünü yaşatır.
İhsan edenler azalmasın, vefa edenler çoğalsın.
Çünkü bir toplumun gerçek medeniyeti, yalnızca ne kadar zengin olduğuyla değil; iyilik yapanlarını ne kadar hatırladığı ve onlara ne kadar vefa gösterdiğiyle de ölçülür.
İşi düştüğünde ve muhtaç olduğunda insanlara yanaşan, öven, teşekkür eden, işi bitince de unutan, unutturan, nankörlük yapanlar hakkında şu iki hadisi nakletmek, yeterli olacaktır:
Hz. Peygamber Efendimiz buyurdular ki: "Atiyye (hediye) veya hibesinden dönen, kusmuğuna dönen köpek, gibidir.". [Ebu Davud, Büyû 83, (3539); Tirmizî, Büyû 52, (1299); Nesâî, Hibe 2, (6, 265); İbnu Mace, Hibe 2, (2377)].
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'ın Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet ettiğine göre o şöyle buyurmuştur: «Kim insanlara teşekkür etmez ise, Allah'a da şükretmez»
[Sahih Hadis] - [Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Ahmed rivayet etmiştir] - [Sünen-i Ebî Dâvûd - 4811].