Prof. Dr. M. Salih GEÇİT

ALLAH'IN KULU, HABÎBİ VE ÂLEMLERE RAHMET: HZ. MUHAMMED

Prof. Dr. M. Salih GEÇİT

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa ﷺ’i anlatmak, aslında insanlığın önüne konulmuş en güzel insan modelini anlatmaktır.

O, sadece bir peygamber değildi.
O, Allah’ın kulu idi.
O, Allah’ın Rasûlü idi.
O, emin idi.
O, güzel ahlâkın zirvesi idi.
O, rahmet idi.
O, hikmet idi.
O, adalet idi.
O, merhamet idi.
O, insanlık için en güzel örnek idi.

Kur’ân-ı Kerîm, Resûlullah ﷺ’in şahsiyetini tek bir cümlede özetler:

“Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.”
(Kalem, 68/4)

Bu ayet, Hz. Peygamber’in ahlâkını sıradan bir “iyi insanlık” seviyesinde değil, “huluk-ı azîm”, yani yüce ve muazzam bir ahlâk seviyesinde ortaya koymaktadır. Hz. Âişe’ye Resûlullah’ın ahlâkı sorulduğunda verdiği cevap da son derece dikkat çekicidir: “Onun ahlâkı Kur’ân idi.” Yani Resûlullah ﷺ Kur’ân’ın yaşayan bir tefsiri, hayata geçirilmiş bir ahlâk numunesiydi.

O, ÖNCE ALLAH’IN KULU İDİ

Kur’ân, Resûlullah ﷺ’in en yüce makamını bile “kulluk” üzerinden ifade eder.

İsrâ sûresinin ilk ayetinde şöyle buyurulur:

“Kulunu bir gece Mescid-i Harâm’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.”
(İsrâ, 17/1)

Demek ki peygamberliğin zirvesinde bile “abdiyet” vardır.

O, Allah’a kulluk ederdi.
Namaz kılardı.
Secde ederdi.
Dua ederdi.
İstiğfar ederdi.
Zikir ederdi.
Şükrederdi.
Tevekkül ederdi.
Tefekkür ederdi.

Ümmetine de bunu öğretti.

Öyle ki günahları bağışlandığı hâlde geceleri uzun uzun namaz kılar, kendisine:

“Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı hâlde neden bu kadar ibadet ediyorsun?” denildiğinde:

“Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyururdu.

İşte onun kulluğu, korku ile ümidin; aşk ile teslimiyetin; şükür ile ibadetin birleştiği bir kulluktu.

O, YÜCE AHLAKIN SAHİBİ İDİ

Kur’ân onun hakkında:

“Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.”
(Kalem, 68/4)

buyururken, Resûlullah ﷺ de:

“Sizin en hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır.”

buyurmuştur.

Onun ahlâkı sözden ibaret değildi.

Affederdi.
Merhamet ederdi.
Bağışlardı.
İkram ederdi.
İhsan ederdi.
İnsaf ederdi.
Hakkaniyetten ayrılmazdı.
Haya sahibiydi.
İffetliydi.
Nazikti.
Zarifti.
Mütevazıydı.

Kendisine kötülük edenlerden şahsî intikam almaması da onun ahlâkının önemli bir parçasıydı. Hz. Âişe validemiz, Resûlullah ﷺ’in hiçbir kadına ve hizmetçiye el kaldırmadığını bildirmiştir.

Bu, onun merhametinin zayıflık değil; ahlâkî ve iradî bir güç olduğunu gösterir.

O, AFFEDİCİ İDİ

Resûlullah ﷺ kendisine yapılan birçok kötülüğü affetti.

Kur’ân da onun şahsında bu ahlâkı şöyle anlatır:

“Allah’ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, şüphesiz çevrenden dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları affet, onlar için bağışlanma dile ve iş hakkında onlarla istişare et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)»

Burada üç büyük ahlâk bir arada zikredilir:

Yumuşaklık, af ve istişare.

Bu üçü, Resûlullah ﷺ’in şahsiyetinin temel sütunlarındandır.

O, MERHAMET PEYGAMBERİ İDİ

Allah Teâlâ:

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)

buyurur.

Bu sebeple onun hayatında merhamet yalnızca insanlara değil, bütün canlılara yönelikti.

Çocuğa merhamet ederdi.
Yetimi gözetirdi.
Fakiri korurdu.
Yaşlıya hürmet ederdi.
Kadına değer verirdi.
Hayvana eziyeti yasaklardı.

Onun rahmeti, insanın yalnız bedenini değil, onurunu ve kalbini de koruyan bir rahmetti.

O, GÜLER YÜZLÜ İDİ

Resûlullah ﷺ’in yüzünde tebessüm eksik olmazdı.

Nitekim:

“Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen senin için sadakadır.”

buyurmuştur. (Tirmizî, Birr, 36)

Dolayısıyla onun tebessümü basit bir sosyal davranış değildi.

Tebessüm bile sadaka idi.

Fakat o, her zaman kahkaha atan biri değildi. Gülerdi; fakat ölçülü gülerdi. Sevinirdi; fakat ölçüyü kaybetmezdi. Üzülürdü; fakat ümitsizliğe düşmezdi.

Bu sebeple onun şahsiyetinde duygu ile denge, merhamet ile vakar, neşe ile ciddiyet birlikte bulunuyordu.

O, ÂLİM, HAKÎM VE FERASETLİ İDİ

Ona kitap ve hikmet verildi.

Kur’ân:

“Nitekim kendi içinizden size bir peygamber gönderdik; size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor ve bilmediklerinizi öğretiyor.”
(Bakara, 2/151)

buyurur.

Dolayısıyla Resûlullah ﷺ yalnızca vahyi nakleden bir elçi değil, aynı zamanda vahyin nasıl yaşanacağını öğreten muallim idi.

Onun sözlerinde hikmet vardı.
Kararlarında basiret vardı.
İnsanları tanımasında feraset vardı.
Olayları değerlendirmesinde dirayet vardı.
Tebliğinde fesahat vardı.

Bu sebeple onun için “âlim, âkil, ârif, hakîm, basiretli ve ferasetli” denildiğinde bunlar birbirinden kopuk sıfatlar değil; nübüvvet şahsiyetinin farklı tezahürleridir.

O, İSTİŞARE EDEN BİR LİDER İDİ

Resûlullah ﷺ vahiy alan bir peygamber olmasına rağmen ashabıyla istişare ederdi.

Kur’ân açıkça:

“İş konusunda onlarla istişare et.”
(Âl-i İmrân, 3/159)

buyurur.

Bu çok önemli bir sünnettir.

Çünkü istişare etmek bilgisizlik değil; insana değer vermek, farklı görüşleri dinlemek ve ortak aklı işletmek demektir.

Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te farklı konularda ashabıyla istişare etmiş; savaş, toplum ve devlet yönetimi gibi alanlarda insanlara söz hakkı vermiştir.

Bugün “liderlik”, “strateji”, “kriz yönetimi”, “katılımcı yönetim” ve “ortak akıl” dediğimiz birçok kavramın Hz. Peygamber’in hayatında ahlâk ve vahiy çerçevesinde karşılıkları vardır.

O, CESURDU; FAKAT ZALİM DEĞİLDİ

Resûlullah ﷺ cesurdu.

Savaşta geri çekilenlerin arasına saklanan bir lider değildi. Tehlikenin en yoğun olduğu yerde bulunurdu.

Fakat cesareti saldırganlık değildi.

Cesaret onun elinde adalete, şecaat onun elinde merhamete dönüşüyordu.

Çünkü İslâm’ın istediği güç, zulmeden güç değil; hakkı koruyan güçtür.

O, ADALET SAHİBİ İDİ

Kur’ân:

“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emreder.”
(Nahl, 16/90)

buyurur.

Resûlullah ﷺ de adalet konusunda yakınlık, akrabalık, makam ve statü ayrımı yapmamıştır.

Onun nazarında hukuk karşısında insanlar eşitti.

Bu sebeple onun siyaseti sadece “siyaset” değil, adalet merkezli bir siyaset idi.

Onun yönetim anlayışında:

emanet vardı,
ehliyet vardı,
adalet vardı,
istişare vardı,
merhamet vardı,
sorumluluk vardı.

O, İSAR SAHİBİ İDİ

Îsâr, insanın kendisi ihtiyaç içinde olsa bile kardeşini kendisine tercih etmesidir.

Kur’ân bu ahlâkı özellikle sahâbe hakkında şöyle anlatır:

“Kendileri ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”
(Haşr, 59/9)

Resûlullah ﷺ’in hayatında da infak, ikram ve başkasını kendisine tercih etme ahlâkı belirgindi.

O, malın insanı büyütmediğini; insanın malı nasıl kullandığının insanı büyüttüğünü öğretti.

O, SABIRLI VE SEBATLI İDİ

Mekke’de işkence gördü.
Hakaret edildi.
Taşlandı.
Boykot edildi.
Sevdiklerini kaybetti.
Vatanından ayrıldı.

Ama davasından vazgeçmedi.

Kur’ân:

“Öyleyse sen de azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret.”
(Ahkâf, 46/35)

buyurdu.

Onun sabrı pasif bir bekleyiş değildi.

Sabır; hedefe sadakat, hakka sebat ve Allah’a güvenmekti.

Bu yönüyle onun hayatı aynı zamanda gayret, mücadele, tedbir ve tevekkülün birlikte nasıl yürütüleceğinin örneğidir.

O, TEDBİRİ ALIR, SONRA ALLAH’A TEVEKKÜL EDERDİ

Tevekkül, tedbiri terk etmek değildir.

Hicrette tedbir aldı.
Yol güzergâhını planladı.
Hz. Ebû Bekir’le birlikte hareket etti.
Sevr mağarasında tedbir aldı.
Medine’de yeni bir toplum ve devlet inşa etti.

Fakat bütün bu tedbirlerin üzerinde Allah’a güveniyordu.

İşte gerçek tevekkül budur:

Tedbir kuldan, takdir Allah’tandır.

Bu sebeple bugün “stratejik düşünce”, “kriz yönetimi”, “planlama” veya “organizasyon” gibi ifadelerle anlatılan birçok davranışın Hz. Peygamber’in sünnetinde tedbir, hikmet, basiret ve tevekkül kavramlarıyla karşılığı vardır.

O, ZENGİNLİĞİ DEĞİL, GÖNÜL ZENGİNLİĞİNİ ÖĞRETTİ

Resûlullah ﷺ cömertti.

Özellikle Ramazan ayında onun cömertliğinin daha da arttığı sahih hadislerde anlatılır.

Fakat onun cömertliği sadece mal vermek değildi.

Güzel söz vermek de cömertlikti.
Affetmek de cömertlikti.
Vakit ayırmak da cömertlikti.
Bilgi öğretmek de cömertlikti.
Tebessüm etmek bile sadakaydı.

Bu sebeple onun hayatında “ikram”, “ihsan”, “infak”, “sadaka” ve “muhabbet” birbirinden ayrılmaz.

O, İNSANLARI KÜÇÜMSEMEZDİ

Resûlullah ﷺ’in meclisinde insanlar kendilerini değerli hissederdi.

Çünkü o, insanın yalnız yaptığı işe değil, insanlık onuruna da değer verirdi.

Kimseyi ayıplamazdı.
Kimseyi aşağılamazdı.
Kötülüğü kişiliğe dönüştürmeden düzeltmeye çalışırdı.

Onun tebliğ yöntemi de buydu:

Kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak insanları hakikate çağırmak.

O, SAKİNDİ; FAKAT HAKSIZLIK KARŞISINDA SUSKUN DEĞİLDİ

Onun “halîm” olması, haksızlık karşısında tepkisiz olması anlamına gelmiyordu.

Şahsına yapılan kötülükleri affedebiliyor; fakat Allah’ın hükümlerinin çiğnenmesi karşısında hakkı savunuyordu.

Bu sebeple onun şahsiyetinde:

hilim ile şecaat,
merhamet ile adalet,
tevazu ile izzet,
yumuşaklık ile kararlılık

aynı anda bulunuyordu.

O, MÜTEVAZIYDI

Bütün insanlığın peygamberi olduğu hâlde kibirli değildi.

İnsanlarla oturur, onların hâlini sorar, hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır, fakirlerle ilgilenirdi.

Onun büyüklüğü insanlardan uzaklaşmasında değil, büyüklüğüne rağmen insanlara yaklaşmasındaydı.

O, MÜMİN VE MÜTTAKİ İDİ

O, Allah’a iman edenlerin öncüsüydü.

Namazı hayatının merkezine koydu.
Allah’ı çokça zikretti.
İstiğfar etti.
Şükretti.
Dua etti.
Gece ibadet etti.
Ümmeti için dua etti.

Kur’ân onun örnekliğini bütün müminlere şöyle ilan etti:

“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 33/21)

Demek ki sünnet, sadece bazı dış görünüşlerden ibaret değildir.

Sünnet; onun imanıdır, ibadetidir, ahlâkıdır, merhametidir, adaletidir, aile hayatıdır, ticaret ahlâkıdır, komşuluğudur, siyaseti ve yönetim anlayışıdır, insanlarla iletişimidir.

O, “AHMED”, “MAHMUD” VE “MUHAMMED” İDİ

Kur’ân, Hz. Îsâ’nın kendisinden sonra gelecek peygamberi “Ahmed” adıyla müjdelediğini bildirir:

“Benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim.”
(Saf, 61/6)

“Ahmed”, çokça hamdeden ve övülmeye daha layık olan anlamlarını taşır.

“Mahmûd” ise övülmüş demektir.

Kur’ân’da onun için “Makam-ı Mahmûd”, yani övgüye mazhar olacak yüce makamdan söz edilir:

“Rabbinin seni Makam-ı Mahmûd’a ulaştırması umulur.”
(İsrâ, 17/79)

“Muhammed” ise çokça övülen demektir.

Böylece onun isimleri bile onun şahsiyetindeki hamd, övgü ve güzelliğe işaret eder.

O, “HABÎBULLAH” OLARAK SEVİLEN BİR PEYGAMBERDİ

Allah sevgisinin ölçüsü de Kur’ân’da Resûlullah’a ittiba ile ortaya konmuştur:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”
(Âl-i İmrân, 3/31)

Demek ki Hz. Peygamber’i sevmek yalnızca dil ile “seviyorum” demek değildir.

Onu sevmek, sünnetine uymaktır.
Onu sevmek, ahlâkını kuşanmaktır.
Onu sevmek, merhametini öğrenmektir.
Onu sevmek, adaletini yaşatmaktır.
Onu sevmek, onun getirdiği Kitab’a sarılmaktır.

O, KİTAB’I VE HİKMETİ GETİRDİ

Allah Teâlâ onun görevini şöyle açıklar:

“Size Allah’ın ayetlerini okur, sizi arındırır, size Kitab’ı ve hikmeti öğretir.”
(Bakara, 2/151)

O, Kur’ân’ı getirdi.

Fakat Kur’ân’ın nasıl yaşanacağını da gösterdi.

Bu yüzden İslâm’ın anlaşılmasında Kur’ân ile Sünnet birbirinden koparılamaz.

Kur’ân emir verir; Resûlullah ﷺ onları hayata geçirir.

Kur’ân adaleti emreder; o adaletin nasıl uygulanacağını gösterir.

Kur’ân merhameti emreder; o merhametin nasıl yaşanacağını gösterir.

Kur’ân ibadeti emreder; o ibadetin nasıl yapılacağını öğretir.

İşte bu yüzden sünnet, Kur’ân’ın hayattaki rehberliğidir.

O, ÂLEMLERE RAHMETTİ

Ve nihayet bütün bu vasıfların üzerinde Kur’ân’ın ilan ettiği büyük hakikat vardır:

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)

O, rahmetti.

Merhametliydi.
Şefkatliydi.
Muhabbetliydi.
Halimdi.
Selimdi.
Nazikti.
Zarifti.
Güler yüzlüydü.
Affediciydi.
Cömertti.
Adildi.
Cesurdu.
Mütevazıydı.
İzzetliydi.
Haysiyetliydi.
Hakkaniyetliydi.

Ama bütün bunlar birbirinden kopuk yüzler değildi.

Hepsi aynı kaynaktan çıkıyordu: Allah’a kulluk ve O’nun rızasına teslimiyet.

Bu nedenle Resûlullah ﷺ’in şahsiyetini sadece “iyi insan” kavramıyla açıklamak eksik kalır.

O, Allah’ın kulu, peygamberi ve elçisi; insanlığın rehberi; müminlerin örneği ve âlemlere gönderilmiş rahmet idi.

PEYGAMBERİMİZİ SEVMEK, ONUN AHLAKINI YAŞAMAKTIR

Bugün onu sevdiğimizi söylüyoruz.

Peki onun ahlâkından ne kadarını taşıyoruz?

O affederdi; biz affedebiliyor muyuz?

O merhamet ederdi; biz merhamet edebiliyor muyuz?

O adalet ederdi; biz hakkaniyetli olabiliyor muyuz?

O istişare ederdi; biz başkasının fikrine tahammül edebiliyor muyuz?

O tebessüm ederdi; biz insanların yüzünü güldürebiliyor muyuz?

O emanet sahibiydi; biz emanete sahip çıkabiliyor muyuz?

O doğru sözlüydü; biz doğruluğu menfaatimizin önüne koyabiliyor muyuz?

O kendisine kötülük edeni bile bağışlayabiliyordu; biz en küçük bir kırgınlığı bile yıllarca taşıyor muyuz?

İşte asıl mesele budur.

Peygamber sevgisi, sadece dilde salavat getirmek değil; onun ahlâkını hayatımıza taşımaktır.

Çünkü Kur’ân bize onu yalnızca sevmemizi değil, onu örnek almamızı emretmektedir.

SON SÖZ

Yaklaşık on dört asır önce insanlık tarihinin en büyük inkılâplarından birini gerçekleştiren bir Peygamber geldi.

Elinde Kur’ân vardı.

Kalbinde vahiy vardı.

Dilinde hakikat vardı.

Hayatında sünnet vardı.

Ahlâkında rahmet vardı.

Yönetiminde adalet vardı.

İnsanlarla ilişkisinde merhamet vardı.

İbadetinde kulluk vardı.

Mücadelesinde sabır ve sebat vardı.

Kararlarında hikmet ve istişare vardı.

Gönlünde ümmeti vardı.

O, Ahmed idi.

O, Muhammed idi.

O, Mahmûd idi.

O, Allah’ın kulu ve Rasûlü idi.

O, âlemlere rahmet idi.

O, insanlığın öğretmeni idi.

O, güzel ahlâkın zirvesiydi.

O, bize Kitab’ı ve hikmeti öğretti.

O, risaleti tebliğ etti.

O, emaneti yerine getirdi.

Ve bize şu eşsiz mirası bıraktı:

Kur’ân ve Sünnet.

Bu sebeple ona duyulan sevgi, sadece bir kandil gecesinin duygusu olarak kalmamalıdır.

Onun sevgisi evimize girmeli.

Ahlâkı ailemize girmeli.

Sünneti hayatımıza girmeli.

Merhameti ilişkilerimize girmeli.

Adaleti ticaretimize ve yönetimimize girmeli.

Doğruluğu dilimize girmeli.

İstikameti yolumuza girmeli.

Ve onun güzel ahlâkı bizim şahsiyetimize yansımalıdır.

Çünkü o ﷺ, yüce bir ahlâk üzereydi.

Salât ve selâm,
tahiyyat ve ikram,
hürmet ve ihtiram,
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa ﷺ’in üzerine;

âline, ashabına ve onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun.

Allah bizi onu seven, sünnetine tâbi olan, ahlâkını kuşanan ve kıyamet gününde onun şefaatine nail olan kullarından eylesin. Âmin.

KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN.

Yazarın Diğer Yazıları