Coğrafya Kader midir?
Prof. Dr. Faruk Kaya
Coğrafya kaderdir sözü bizde çoğu zaman bir tespitten çok bir kabulleniş cümlesi gibi kullanılır: Burası böyle, değişmez; böyle gelmiş, böyle gider. Oysa bu yaklaşım hem düşünsel hem de inanç bakımından dikkatle ele alınmalıdır. İslam inancında kader; Allah’ın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi ve takdir etmesidir. Ancak bu takdir, insanı zorlayan ve iradesini ortadan kaldıran bir yazgı değildir. İnsan, kendisine tanınan cüz-i irade alanı içinde yaptığı tercihlerden sorumludur. Bu nedenle bir yörenin, bir şehrin ya da bir ülkenin geri kalmışlığını yalnızca kaderle açıklamak, sorumluluğu görünmez kılar.
Coğrafya, insan iradesinin yerine geçen değişmez bir yazgı değildir; ancak güçlü bir başlangıç koşuludur. İbn Haldun’un Mukaddime’de ortaya koyduğu yaklaşım da bunu işaret eder: Coğrafya ve iklim toplumları etkiler; fakat yükselişi ya da gerilemeyi belirleyen, insanın kurduğu düzen, ortaya koyduğu akıl ve kurumsal yapıdır. Kısacası coğrafya şartları sunar; sonucu ise insan belirler.
Meseleyi doğru yerden kurmak gerekir: İnsan; doğumu, ölümü ve anne-babası gibi müdahale edemediği durumları seçmez; bu onun değiştiremeyeceği kaderidir. Fakat o coğrafyada ne yapacağı, imkânları nasıl değerlendireceği kendi iradesine bağlıdır. Coğrafya imtihanın şartlarını belirler; neticeyi ise insanın tercihi ve gayreti tayin eder.
Dünya örnekleri bunu açıkça gösterir. Hollanda, deniz seviyesinin altındaki topraklarını mühendislikle avantaja çevirmiştir. Singapur, sınırlı alanını küresel bir ticaret merkezine dönüştürmüştür. İzlanda sert iklimi enerjiye dönüştürmüş, Alp şehirleri dağları turizmle değer üretir hâle getirmiştir. Değişmeyen coğrafya değil, coğrafyayla kurulan ilişkidir.
Türkiye’de de benzer dönüşümler mümkündür. Afyonkarahisar ve Kızılcahamam’da termal kaynakların sağlık turizmine kazandırılması, Erciyes’te kış turizminin planlı gelişimi bunun somut örnekleridir.
Ağrı’yı bu çerçevede değerlendirdiğimizde tablo daha anlamlı hâle gelir. Ağrı, Türkiye’nin gelişmişlik göstergelerinde genellikle alt sıralarda yer almakla birlikte, aynı zamanda çok yönlü ve güçlü potansiyeller barındıran bir coğrafyadır. Bu potansiyeli doğru anlayabilmek için kalkınma dinamiklerini net biçimde ortaya koymak gerekir. İlk bakışta sert iklim ve uzun kışlar geri kalmışlığın temel nedeni gibi görünür. Ancak benzer şartlara sahip başka yerlerin gelişebilmiş olması, meselenin yalnızca coğrafya olmadığını açıkça ortaya koyar.
Ağrı’nın sosyo-ekonomik geri kalmışlığı üzerine yapılan akademik bir çalışmada ortaya çıkan bulgular, bu meselenin yörede nasıl algılandığını da göstermektedir. Katılımcılar geri kalmışlığın nedeni olarak; yöneticiler ve yönetim anlayışı, sert iklim koşulları ve uzun kışlar ile yöre insanının kendi tutum ve çabalarını sorgulayan bir yaklaşımı dile getirmiştir. Bu yaklaşım, çoğu zaman sanıldığı gibi tek taraflı bir kendini suçlama değil; sorumluluğu paylaşan, değişimin ortak bir iradeyle mümkün olabileceğini kabul eden erdemli bir toplumsal muhasebedir. Aslında bu yaklaşım, değişimin mümkün olduğuna da işaret eder.
Oysa Ağrı, doğal ve beşerî çevreden kaynaklanan çok yönlü ve güçlü bir potansiyele sahiptir. Geniş mera ve yayla alanları hayvancılık için önemli bir avantaj sunar; ancak bu potansiyel sanayiyle buluşmadığında refah üretmez. Bu nedenle hayvancılığa dayalı sanayinin mutlaka kurulması gerekir. Et entegre tesisleri, modern mezbahalar, süt ve süt ürünleri fabrikaları, peynir ve tereyağı işleme tesisleri ile deri ve yan ürünleri değerlendiren sanayi yatırımları olmadan bu potansiyelin kalıcı bir kalkınma aracına dönüşmesi mümkün değildir. Türkiye’de Afyon sucuğu, Kayseri pastırması ve Kars kaşarı örnekleri, hayvancılığın sanayiyle buluştuğunda nasıl katma değer ürettiğini açıkça göstermektedir.
İnanç ve kültür turizmi bir diğer önemli alandır. Ağrı Dağı, insanlık tarihinin en güçlü anlatılarından birine ev sahipliği yapan sembolik bir merkezdir. Dünyada Nuh’un Gemisi temalı müzeler ciddi ziyaretçi çekerken, bu anlatının tarihsel ve mekânsal bağlam açısından en güçlü karşılık bulduğu yerlerden biri Ağrı Dağı çevresidir. İnanç tarihi, arkeoloji, doğa ve kültürü birlikte ele alan kapsamlı bir merkez, Ağrı’yı uluslararası ölçekte bir cazibe alanına dönüştürebilir.
Kış turizmi ve yaylacılık, coğrafyanın sunduğu bir başka imkândır. Doğru altyapı ve planlama ile sert iklim bir dezavantaj olmaktan çıkıp ekonomik değere dönüşebilir.
Sağlık turizmi ve jeotermal kaynaklar da dikkate değerdir. Diyadin kaplıcaları ve jeotermal seracılık, doğru yatırımlarla bölge ekonomisine yeni bir yön verebilir. Karasal iklimin en sert yaşandığı bölgelerden birinde, jeotermal seracılık sayesinde yılın büyük bölümünde üretim yapılabilmesi mümkündür. Bu üretimin pazarlama ve ihracatla desteklenmesi, Ağrı için yeni bir tarımsal sanayi alanı oluşturabilir.
Sınır ticareti ise Ağrı’yı bir uç nokta olmaktan çıkarıp bir geçiş ve etkileşim merkezi haline getirebilecek stratejik bir avantajdır. Gürbulak Sınır Kapısı, doğru lojistik ve ticari altyapıyla önemli bir fırsata dönüşebilir.
Bu çerçevede göç meselesi de yeniden düşünülmelidir. İnsanlar çoğu zaman coğrafyadan değil, imkânsızlıktan göç eder. İmkân üretildiğinde, göçün yönü de değişir.
Dolayısıyla Ağrı’nın geri kalmışlığı bir kader değil, büyük ölçüde yönetilebilir bir sonuçtur. Doğru planlama, üretim odaklı yaklaşım ve güçlü bir kurumsal akıl ile bu tablo tersine çevrilebilir. Aynı şartlarda bir yer geri kalırken bir diğeri gelişebiliyorsa, belirleyici olan coğrafya değil; ortaya konulan iradedir.
Kader, insanı tembelliğe çağırmaz; aksine sorumluluğa davet eder. İnsandan beklenen; üzerine düşeni yapmak, ardından tevekkül etmek ve sonuca razı olmaktır. Ancak bu razı oluş bir duruş değil, yeni bir başlangıçtır. İnsan, gayret ettikçe yol açılır.
Kader gayrete aşıktır sözü de bunu anlatır: İnsan çalışır, çabalar, tevekkül eder ama durmaz; çünkü kader, bekleyenin değil, gayret edenin önünü açar.
Netice olarak: Coğrafya ne bir mazerettir ne de tek başına bir hükümdür. Mesele, nerede olduğumuzdan çok, bulunduğumuz yerde ne yapabildiğimizdir.
Velhasıl Ağrı ili, coğrafyasını bir mazeret olarak değil; aşılması ve dönüştürülmesi gereken bir imkân olarak görmek zorundadır. Coğrafya sınırları çizer; fakat o sınırların içinde neyin mümkün olacağını belirleyen insanın iradesidir. Ağrı’nın yarını; ehliyet ve liyakat sahibi yöneticilerle birlikte, her bir Ağrılının sorumluluk alması ve ortak gayretiyle şekillenecektir.
Çünkü bu topraklarda coğrafya, bekleyenleri değil; onu anlamaya ve dönüştürmeye cesaret edenleri yükseltir.