Prof. Dr. Faruk Kaya

Bayram Birlikte Güçlü

Prof. Dr. Faruk Kaya

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Bir Ramazan Bayramı’na daha ulaşmanın huzurunu yaşıyoruz. Bu mübarek günlerin; gönüllerimize sükûnet, hanelerimize bereket, milletimize ve tüm İslam âlemine dirlik getirmesini diliyorum.

Bayramlar; sadece takvimde yaşanan özel günler değil, aynı zamanda bir hatırlayış zamanıdır. Kimiz, nereden geldik, insan olarak vazifemiz nedir ve en önemlisi toplum olarak birlikte neyi korumak ve başarmak zorundayız…

Bugün bu soruları sormak, belki de her zamankinden daha anlamlı. İçinde bulunduğumuz coğrafya, yine zorlu bir dönemden geçiyor. Etrafımızda yaşanan savaşlar, insan haklarının, uluslararası hukukun ve insanlığın vicdanının nasıl kolayca hiçe sayıldığını açıkça gösteriyor. Gazze başta olmak üzere gönül coğrafyamızda yaşananlar, sadece bir çatışma değil; aynı zamanda insanlığın değerler imtihanıdır.

Daha da düşündürücü olan ise kendisini “medeniyetin temsilcisi” olarak tanımlayan Batı’nın bu tablo karşısındaki suskunluğudur. Üstelik yalnızca uluslararası meselelerde değil; kendi iç dünyalarında yaşanan ahlaki çöküşler, insan onurunu zedeleyen skandallar ve değer aşınmaları da, bugün onların savundukları “medeniyet” iddiasının ne kadar tartışmalı hâle geldiğini göstermektedir.

Ancak burada önemli bir ayrımı doğru yapmak gerekir. Bediüzzaman Said Nursî’nin ifade ettiği gibi Avrupa ikidir: “Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa’dır. Diğeri ise felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek beşeri sefahete ve dalalete sevk eden bozulmuş Avrupa’dır.”

Bu çerçevede mesele; bir medeniyeti toptan reddetmek değil, neyin alınacağını, neyin terk edileceğini ayırt edebilmektir. Adaleti, bilimi ve insanlığa faydayı esas alan her birikim elbette kıymetlidir. Ancak ahlaki yozlaşmayı ilerleme olarak görmek, bir medeniyetin gücünü değil, zafiyetini gösterir.

Dolayısıyla bugün bize düşen görev; medeniyet kisvesi altında başkalarının çürümüş, yozlaşmış ve tefessüh etmiş değerlerini taklit etmek değil, kendi milli ve manevi değerlerimizle ayakta duran, seçici ve şuurlu bir medeniyet perspektifi geliştirmektir.

İşte tam bu noktada, Bediüzzaman Said Nursî’nin yıllar öncesinden yaptığı şu uyarı bugün de bütün canlılığıyla karşımızda durmaktadır: 

“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akılla onların sefahat ve batıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihane taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlaksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.”

Bu nedenle bugün bize düşen görev; kendi milli ve manevi değerlerimize daha güçlü sarılmak, kimliğimizi zayıflatan taklitlerden uzak durmak ve özgün bir kalkınma anlayışı inşa etmektir.

Nitekim Bediüzzaman’ın işaret ettiği üç temel hastalık hâlâ geçerliliğini korumaktadır: Cehalet (bilgisizlik), zaruret (yoksulluk) ve ihtilaf (bölünme). Bunlarla mücadelenin yolu ise açıktır: Marifet (ilim), sanat (üretim) ve ittifak (birlik).

İbn Haldun’un ifadesiyle de bir toplum; ayakta kalmak için üretmek, dayanışmak ve dış tehditlere karşı savunmasını güçlendirmek zorundadır.

Türkiye son yıllarda özellikle savunma sanayinde önemli mesafeler kat etmiştir. Bu, hayati bir kazanımdır. Ancak bu başarıların kalıcı bir güce dönüşmesi için aynı atılımın eğitimde, bilimde ve ekonomide de sürdürülmesi gerekir. Çünkü gerçek bağımsızlık, çok yönlü güçle mümkündür.

Diğer taraftan, bu gücün en önemli temeli ise toplumsal birliktir. “Terörsüz Türkiye” hedefi, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda kalkınmanın, huzurun ve kardeşliğin önünü açacak stratejik bir adımdır. Terörün ortadan kalktığı bir ortamda; enerjimizi çatışmaya değil, üretime; ayrışmaya değil, kalkınmaya yönlendirebiliriz.

Aynı şekilde eğitim alanında atılan adımlar da bu birlik ruhunu beslemektedir. “Maarifin Kalbinde Ramazan” anlayışının okullarımızda ve tüm toplumda oluşturduğu heyecan ve yaşanan dayanışma örnekleri; çocuklarımızın milli ve manevi değerlerle yetişme arzusunu ve bu toplumun köklerinden kopmadığını açıkça göstermektedir. Çünkü bir milleti güçlü kılan yalnızca teknoloji ya da ekonomi değildir. Asıl güç; ortak değerlerde buluşabilme iradesidir. İşte bayramlar tam da bunun için vardır.

Alvarlı Efe Hazretleri’nin dediği gibi:

“Hüzn-ü keder def ola,
Dilde hicâb ref ola,
Cümle günah aff ola,
Bayram o bayram ola.”

Temennimiz odur ki; bu bayram sadece evlerimize değil, kalplerimize de bayram olsun. Kırgınlıklar son bulsun, ayrılıklar yerini kardeşliğe bıraksın. Çünkü bu coğrafyada güçlü kalmanın yolu; sadece güçlü olmaktan değil, birlikte güçlü olmaktan geçer.

Bu duygu ve düşüncelerle; Ramazan Bayramı’nın aziz milletimize, İslam âlemine ve tüm insanlığa barış, huzur ve kardeşlik getirmesini diliyorum.

Bayramımız mübarek olsun.

Yazarın Diğer Yazıları