İçeride Huzur, Dışarıda Güç: Türkiye'nin Önündeki Yeni Ufuk
Prof. Dr. Faruk Kaya
Bazı gelişmeler yaşandığı günün gündemi içinde kalır, bazıları ise bir ülkenin geleceğine dair yeni bir dönemin işaretini verir. Türkiye'nin son zamanlarda yaşadığı gelişmelere ben biraz böyle bakıyorum.
Terörsüz Türkiye sürecinde hazırlanan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun'un 10 Ağustos'ta 467 oyla Meclis'ten geçmesi ve 18 Ağustos'ta Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesi, yaklaşık kırk yıldır ülkemizin insan ve kaynaklarını tüketen terörün ardından yeni bir kardeşlik ve huzur ikliminin hukukî zeminini güçlendiren önemli bir eşik oldu.
Sürecin bundan sonraki başarısının, silahların susmasının yanında terörün yeniden üretilemeyeceği kalıcı bir toplumsal ve siyasal zeminin oluşturulmasına bağlı olduğunu da vurgulamak gerekir.
Bu gelişmeyi yalnızca bir güvenlik düzenlemesi olarak görmek kanaatimce eksik kalır. Terör, Türkiye'ye sadece canlarımızı kaybettirmedi; yatırımların ertelenmesine, üretimin ve bölgesel kalkınmanın zayıflamasına ve kamu kaynaklarının uzun yıllar güvenlik ihtiyacına yönelmesine de yol açtı.
Zira kırk yıllık terörle mücadelenin Türkiye ekonomisine toplam maliyetinin 2,3 trilyon dolar olduğu, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın Ağustos ayında başlattığı “Milli Dayanışma” kampanyasında ifade edilmektedir.
Şimdi mesele, bu ağır yükün hafiflemesiyle ortaya çıkacak enerjiyi nereye yönelteceğimizdir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun genç nüfusu, tarımı, hayvancılığı, turizmi, enerjisi ve sınır ticareti; güvenliğin sağlandığı bir ortamda yeni bir kalkınma hamlesinin önemli unsurlarına dönüşebilir.
Türkiye'nin Irak, İran, Suriye ve Kafkasya'ya açılan konumu da barış ortamında çok daha büyük bir ticaret ve ulaşım avantajı sağlayabilir.
İbn Haldun'un yüzyıllar önce geliştirdiği umran ve asabiyet anlayışı bu noktada dikkat çekici bir düşünce zemini sunuyor. Asabiyet, yalnızca soy veya kabile bağı değil, toplumun birlikte hareket etmesini sağlayan dayanışma ve ortak irade gücü olarak da okunmuştur.
İbn Haldun'un devletin kuruluşu ve devamlılığını toplumsal dayanışmadan bağımsız düşünmemesi, bugün için de önemli bir ders taşır: toplumsal bağlar zayıfladığında devletin gücü azalır, güven ve adalet duygusu sarsıldığında ise toplumun devlete bağlılığı aşınır.
Bu sebeple faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması, geçmişte karanlıkta kalmış olayların hukuk içinde yeniden ele alınması; hırsızlık ve yolsuzluk gibi kamu vicdanını yaralayan iddiaların kim olursa olsun araştırılması, yalnızca geçmişin hesabını görmek değildir.
Adaletin tecellisi, toplumsal güvenin yeniden kurulmasının da şartıdır.
Said Nursî'nin 1911'de Şam'daki Emeviye Camii'nde irat ettiği Hutbe-i Şâmiye'de üzerinde durduğu muhabbet, ittihad, meşveret, marifet ve maddî terakkî kavramları da burada anlam kazanıyor. Nursî, İslam dünyasının geri kalmışlığının sebepleri arasında adâvete muhabbeti ve ehl-i îmânı birbirine bağlayan nûrânî râbıtaları bilmemeyi sayar; bunun karşısına da muhabbeti ve ittihadı koyar. İttihadın meşrebini “muhabbet” olarak görmesi, birlikteliği bir baskı veya tek tipleştirme değil, ortak değerler etrafında birbirine destek olma ve birlikte ilerleme olarak düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu ruh da budur. Türküyle, Kürdüyle, bütün farklılıklarıyla kardeşlik hukukunu güçlendiren bir Türkiye'nin içeride kazanacağı huzur, dışarıdaki gücünü ve itibarını da artıracaktır. Üstelik Türkiye'nin elinde bunu mümkün kılan önemli bir coğrafi ve stratejik avantaj bulunmaktadır. Avrupa ile Asya'nın, Karadeniz ile Akdeniz'in, Kafkasya ile Ortadoğu'nun kesişme noktasında bulunan Türkiye; Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Orta Asya'dan Ortadoğu'ya ve Afrika'ya uzanan geniş bir coğrafyada tarihî, ekonomik ve beşerî bağlara sahiptir.
Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayiinde ulaştığı seviye de bu coğrafi avantajı destekleyen önemli bir güç unsuruna dönüşmüştür. Savunma Sanayii Başkanlığı verilerine göre 2025'te savunma ve havacılık ihracatının 10,054 milyar dolara ulaşması, artık Türkiye'nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik ve teknoloji üreten bir ülke hâline geldiğini gösteriyor.
Rusya-Ukrayna savaşında taraflarla konuşabilen ve İstanbul'da müzakere zeminleri oluşturabilen bir ülke olarak üstlendiğimiz rol de Türkiye'nin askerî gücü diplomatik kapasiteyle birleştirebildiğini gösterdi.
Suriye'de, Somali'de ve Afrika'nın farklı bölgelerinde artan etkinliğimiz; savunma sanayiimiz, diplomatik girişimlerimiz ve jeopolitik konumumuz birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin bölgesel bir güç olmanın ötesinde, çevresindeki coğrafyalarda düzen ve istikrar arayışlarını etkileyebilen bir aktöre dönüştüğü görülüyor.
Bu bağlamda özellikle 7 Ağustos'ta Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması son derece önemli bir gelişmedir. Anlaşma, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı üçüne birden yapılmış sayarken, yetkililer bunun hiçbir ülkeyi hedef almayan, mevcut ittifak ilişkilerini tamamlayıcı ve savunma amaçlı bir çerçeve olduğunu vurguluyor.
Bu anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki askerî bir düzenleme olarak görmek bana göre yetersizdir. Bu anlaşma Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Arap Yarımadası ve Güney Asya'ya uzanan geniş bir stratejik alanın güvenliği açısından yeni bir tartışma başlatıyor. Konuyu ele alan bazı analizlerde de bu üçlü yapının İslam dünyasının stratejik özerklik arayışı açısından daha geniş bir işbirliğinin başlangıcı olabileceği vurgulanıyor.
Mekke'de atılan bu adım bana, Said Nursî'nin üzerinde durduğu İttihad-ı İslam fikrinin bugünün şartlarında yeni ve somut bir imkân kazanabileceğini düşündürüyor. Bu birlik, elbette ülkelerin egemenliklerini ortadan kaldıran siyasî bir bütünleşme olmak zorunda değildir. Asıl önemli olan ortak tarih ve inanç zeminini güvenliğe, ticarete, teknolojiye, savunma sanayiine, eğitime ve kalkınmaya dönüştürebilmektir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın oluşturduğu bu ilk halka zamanla başka İslam ülkelerinin de katılabileceği daha geniş bir işbirliği zemini doğurabilirse, Mekke'de atılan imza çok daha büyük bir anlam kazanacaktır.
Böyle bir girişimde Türkiye'nin öncü bir rol üstlenebilmesi ise tesadüf değildir. Coğrafi konumu, tarihî birikimi, nüfusu, üretim kapasitesi, savunma sanayii, diplomatik tecrübesi ve İslam dünyasıyla kurduğu çok yönlü ilişkiler Türkiye'ye önemli bir sorumluluk yüklüyor. Fakat dışarıdaki bu etkinliğin kalıcı olabilmesi için önce içeride huzuru ve kardeşliği kalıcılaştırmamız gerekiyor.
İçeride huzur, dışarıda itibar; içeride kardeşlik, dışarıda güven; içeride üretim, dışarıda etki...
Bunlar birbirinden ayrı meseleler değildir. Terörsüz Türkiye'nin gerçek kazanımı da burada ortaya çıkacaktır. Yaklaşık kırk yıl boyunca çatışmaya ayrılan insan gücünü, zamanı ve kaynakları bundan sonra eğitime, bilime, üretime, teknolojiye ve kalkınmaya yöneltebilirsek, bunun kazananı yalnızca Türkiye olmayacaktır. Irak'tan Suriye'ye, Kafkaslar'dan Balkanlar'a ve daha geniş İslam coğrafyasına kadar uzanan çevremiz de bu yeni barış ve refah ikliminden pay alacaktır.
Belki bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Kırk yıl boyunca terörle mücadelede harcadığımız enerjiyi bundan sonra birlikte üretmeye harcarsak, Türkiye neler başarabilir?
Bu sorunun cevabını yalnızca ekonomik göstergelerde aramamak gerekir. Daha güvenli şehirlerde, gençlerin kendi memleketlerinde kuracağı geleceklerde, canlanan ticarette, artan üretimde ve çevremizde oluşacak istikrar ortamında göreceğiz.
Bu mücadelede hayatını kaybeden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyor, gazilerimize şükranlarımı sunuyorum. Bugün konuşabildiğimiz huzur ve kardeşlik ihtimalinin gerisinde onların ve ailelerinin ödediği ağır bedeller vardır. Terörle mücadelede görev yapan askerlerimizin, polislerimizin ve bütün güvenlik güçlerimizin fedakârlığını da hiçbir zaman unutmamalıyız.
Şimdi Türkiye için yeni bir dönem başlatma fırsatı vardır. Geçmişin acılarını unutmadan, fakat geleceği geçmişin korkularına teslim etmeden... İbn Haldun'un işaret ettiği toplumsal dayanışma ve adalet ile Said Nursî'nin vurguladığı muhabbet, ittihad ve maddî terakkîyi birlikte düşündüğümüzde, önümüzdeki yolun temel taşları aslında bellidir: birbirine güvenen toplum, adaletle güçlenen devlet, üreten ekonomi ve kendi coğrafyasında barış üreten bir Türkiye.
Ülkemizin bugün ulaştığı bu eşiğe umutla bakıyorum. Elbette önümüzde kolay bir yol yoktur. Bu huzurun kalıcı olması yalnızca devletin ve siyasetin değil, hepimizin sorumluluğudur; nefret dilinden uzak durmak, kışkırtmalara itibar etmemek ve birbirimize güvenmek, yeni acılar yaşamamanın en sağlam teminatıdır. Bu bağlamda uzun yılların yükünü geride bırakıp enerjimizi birbirimizle mücadeleye değil, birlikte üretmeye ve geleceğimizi kurmaya yöneltebileceğimiz bir dönemin kapısı aralanmıştır.
Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda sorumluluk üstlenerek bu tarihî günlere ulaşılmasında emeği geçen başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm devlet ricalimize, Meclis'te bu kanuna destek veren bütün siyasi partilere ve bu ülkenin huzuru için yıllardır emek veren herkese gönülden minnet ve şükranlarımı sunuyorum.