Memleketi çiftlik olarak görüyorlar; hem de babalarından kendilerine miras kalmış, tek hisse tapulu çiftliği olarak...
Ondandır kendilerini "memleketin çocukları" olarak pazarlıyorlar.
Temsil ettikleri kuruma bakıyorsun: Dip.
Liyakat ve zekâlarına bakıyorsun: Tip.
Ama anlattıklarına bakıyorsun: Pik.
Çiftliği... Pardon, makamı... Amaaan, memleketi güya çok seviyorlar.
Eski Yeşilçam filmlerinde beyinsiz ama kaslı kabadayı tipler olurdu ya...
Hah... İşte öyle:
Bulundukları makamı "kadınım" diye sahiplenmişler, namus belliyorlar.
Kendilerine göre memlekette, kendilerinden başka "kadınım"ı... amaaaannnnn, makamı hak edecek kimse yok.
Ondandır hep makamda kalmak istiyorlar. Zaten kimi on yıldır aynı makamda, kimi yirmi yıldır...
Temsil ettikleri kurum veya kuruluş dip yapmış, memleket batıyor, memleketin geleceği kararıyor...
Resmî veriler bizi batırdıklarını söylüyor, görünen köy ise apaçık yağmalandığımızı gösteriyor.
Soğan bile soyulurken göz yaşartıyor ama bu "memleketin çocukları", memleketi soyarken, halkın bir soğan kadar olsun tepki göstermesini istemiyorlar.
Utanmadan, üstüne üstlük alkış bile bekliyorlar.
Rahmetli Süleyman Demirel'e atfedilen bir serzeniş var:
"Ecevit 'halk çocuğu', İnönü 'paşa çocuğu'... Peki biz neyiz? Biz de ...... çocuğu muyuz?"
Memleketi babasının çiftliği, makamı "kadınım" olarak görenler "memleketin çocuğu" oluyorsa;
Torpille değil, liyakatiyla makamı temsil edebilecek diğer binlerce memleketli kimin çocuğu oluyor?
İşin aslı şöyle.
Batırdıkları memleketin makamından, "memleketin çocukları" zırhına bürünüp kalmak istiyorlar.
Çünkü iyi biliyorlar:
Üzerinde insan bulunmasa bile halk, koltuğa (makama) saygı gösteriyor.
Saygınlığını koltuktan alanlara da bu muhabbet yetiyor.
Ya da düşüp kişiliksiz kalma korkusu var... kimyalarını bozuyor.