İftira ve karalamayı rehber edinirler.
Akılla, liyakatle ve emekle asla ulaşamayacakları makamlara gelebilmek için en kirli senaryoları kurar; en temiz dava insanlarını en alçak metotlarla karalarlar.
“Az olsun, bizim olsun.” diye düşünürler.
Ondandır, rakip gördüklerini dava insanlarını harcamakta sınır tanımazlar.
Omurgaları yoktur.
Ahlakları yoktur.
İnançları yoktur.
İlkeleri yoktur.
Ama makama kestirmeden giden her yolu bilir, emek vermeden makam sahibi olurlar.
Makam sahibi olmak da yetmez; bir süre sonra kendilerini mekâmın da sahibi sanmaya başlarlar.
Ahşap evlerden gelip fildişi kulelere yerleştiklerinden, kendilerini yükseltirken aslında üzerinde durdukları zemini çökerttiklerini göremezler.
Böylece, başkalarına kuyu kazarken kendi kuyularını derinleştirirler.
Üstelik kuyunun derinleşmesini başarı, etraflarındaki sessizliği de güç sanırlar.
Ta ki hesap etmedikleri o gün gelip çatana kadar...
O gün, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu olduğunu anlarlar.
Başkalarına kazdıkları çukurda merdivensiz kalınca fark ederler:
Kendi kanatlarıyla uçmayanların düştüklerinde tutunacak dal bulmayacaklarını.
Bunları az çok tahmin ettiniz, değil mi?
Ama mesele bunları tanımak değil artık.
Asıl mesele şu:
Biz, bu tür insanların çoğalmasına; bilerek veya bilmeyerek katkı sunuyor muyuz?
İşte o önemli...