İşaret edilen yere baktıkları için bütün gölgeler tek tip bir duruşa sahiptir.
Topluma, şehre, gerçeklere, empatiye, insanlığa ve felsefeye kapalı; yalnızca birbirlerine açılan karanlık bir dünyanın içindedirler.
Buna rağmen, toplantılarda ve davetlere çoğu zaman en öndedirler.
Ne var ki bu önde oluş, sağlıklı ve sağlam bir varlığın sonucu değildir.
Sırtını güneşe dayayan efendilerin önünde bulunuyorlar zaten.
Bunu bildikleri için de gün geçtikçe gölge olma sanatında ustalaşırlar. Gölge lazım olduğunda el ele tutuşup her davete koşarlar.
Efendilerinin önünde uysal durdukları sürece, fotoğraf karesinde yer alacaklarını çok iyi bilirler.
Fakat bilmedikleri bir gerçek vardır:
Tarih; aynı sarayda yaşamış, aynı sofraya oturmuş, aynı toplantıda bulunmuş olsalar bile gölgeleri hiçbir zaman “efendi” diye kaydetmemiştir.
Bundan sonra da kaydetmeyecektir.
İşin bir de mizahi tarafı var:
Ah Nasrettin Hocam, ah!
Bugünlerde yaşıyor olsaydın, mizah sermayene kim bilir daha kaç fıkra eklerdin!
Bayramlık elbiseleri içinde, ağızları kulaklarında, çocuk gibi sıraya dizilmiş gölgeleri...
Efendilerinin önünde uysal birer görüntü olarak fotoğraf karesinde yer aldıklarını görseydin...
Kim bilir, eşeğine ters binip sen de sırtını güneşe dayar, yola çıkardın.
“Hoca, hayırdır? Sen niye sırtını güneşe dayadın?” diye soranlara da şöyle derdin:
“Gölgem arkamda bir oyun çevirmesin diye önüme alayım, dedim.”