Eskiden, ovada bulunan köy evlerini yapmak için dağlardan taş getirilirmiş. Taşları taşımak için öküzlerin çektiği kağnılar kullanılırmış.
Öküzlerin çekiş gücü ve kağnıların dayanıklılığı sınırlı olduğundan taşlar, dağların ancak eteklerinden toplanıp getirilirmiş.
Sonra traktörler çıkmış. Traktörlerin gücü sayesinde insanlar, dağların zirvelerine kadar çıkıp taş toplamaya başlamışlar.
O günlerde yaşanmış bu hikâyeyi yaşlı bir komşumuzdan dinledim:
“Traktörle dağa taş getirmeye gidecektik. Köy dışına hiç çıkmamış, köyün saf bir genci geldi.
‘Abi, ben de gelsem olur mu?’ diye sordu.
Kıyamadım. Babasından izin aldım, ekiple birlikte onu da dağa götürdüm.
Eleşkirt ile Tutak arasındaki dağların zirvesine çıktık. Bir tarafımızda Eleşkirt Ovası, diğer tarafımızda Tutak Ovası uzanıyordu.
Saf genç, Tutak Ovası’na uzun uzun baktı. Sonra yanıma yaklaşıp eliyle ovayı göstererek:
‘Abi, burası da Türkiye’nin toprağı mı?’ diye sordu.
‘Evet,’ dedim. ‘Orası da Türkiye’nin toprağı.’
Gözlerini kocaman açıp başını hayretle salladı:
‘Babasının ocağı sönmeye, ne kadar büyük bir ülkeymiş Türkiye!’ dedi.”
Aklıma bu anı niye geldi?
Allah’ın yarattığı uçsuz bucaksız kâinatın zerresini kavrayamamışken, O’nun muradını eksiksiz bildiğini sananlar var.
Kendi dar düşünce dünyalarını hakikatin tamamı sanıp kendilerinden farklı düşünenleri “dinden çıktı” diye yaftalayanlar var.
Ne diyelim?
Babasının ocağı sönmeye!
Yeni bir ovayı görünce ülkesinin büyüklüğüne hayret edebileni de var.
Kâinatı bilmediği hâlde Allah’ın muradını kendi dar aklına sığdırabileni de var.