Kâh manastırın bahçıvanı, kâh yakın yerlerin çobanıydı. Onu tanıyanlar, Ammo Bahê diye seslenirdi.
Altı yaşındayken babası ölmüş, annesi Bedia dört çocukla tek başına kalmıştı.
Annesi Suriye’ye gitmeye karar verdiğinde, üç çocuğunu yanına almış;
Bahê’yi ise daha iyi bakarlar diye, kırmızı çoraplar giydirerek, çocuk yaşta Deyrulzafaran Manastırı’na bırakmıştı.
Annesi giderken ona, “Döneceğim.” diye söz vermişti.
Ve Bahê, annesine inanmıştı.
Bu sözün üzerinden yıllar geçti. Aylar eskidi, mevsimler değişti; nice Eylüller geldi, elveda etti.
Bahê her Eylül’de biraz daha yaşlandı; ama içinde, annesinin yolunu gözleyen o altı yaşındaki çocuk hiç büyümedi.
Hep öyle masum kaldı.
Manastırın kapısında bekledi. Gelen her kadına baktı, annesini aradı:
Belki bir gün gelecekti; onu kırmızı çoraplarından tanıyacak, elinden tutacak ve birlikte gideceklerdi.
Ondandır hep kırmızı çoraplar giydi.
Bir ömür boyunca bir çocuğun kalbindeki o saf inançla, umutla bekledi.
Ve bir annenin “Döneceğim.” sözünü kalbinde taşıyarak, yaklaşık seksen altı yaşında hayata veda etti.
Bazı çocuklar büyür...
Bazıları ise bir annenin dönüşünü beklerken hep çocuk kalır.
Bir annenin “Döneceğim.” sözünün, bir çocuğun yüreğinde hiç eskimemesi...
Eylül biraz da bu öyküdür;
Gidenlerin değil, dönecek diye bekleyenlerin mevsimidir.
Belki de bekleyenleri ancak ölüm ikna eder:
Bazı insanlar, dünyada bile, dönmemek üzere gider.