Bir köy, bir kasaba, bir memleket neden geride kalır?
Eğitimde, sağlıkta, tarımda, kalkınmada, mutlulukta... Niye hep dipte olur?
Bir insan, bir aile, bir kavim neden hep geride kalır?
Zekâda, cesarette, üretimde, hedefte, mücadelede... Niye dipte olur?
Hem insan hem şehir... İkisi birlikte nasıl hep geride kalır?
İnsan mı yaşadığı şehri dibe çeker, geride bırakır? Yaşadığı şehir mi insanı dibe çeker, geride bırakır?
İnsan, kanatsız kuş gibidir; varlığa, aydınlığa, medeniyete, gelişmişliğe uçar gider de ya şehirler?
Bulunduğu coğrafyanın bağrına bir ağaç gibi kök salmış bir şehir, nasıl kalkınıp gelişebilir?
Şehir ve insan ilişkisi, her medeniyette, her asırda filozofların düşünme ve araştırma konusu olmuştur.
Biz de kafamızdaki bu sorular sarmalının cevabını; Batı’da Alpharabius adıyla bilinen, İslam’ın Altın Çağı’nda yaşamış ünlü filozof, bilim insanı ve gökbilimci Farabi’den (870-950) dinleyelim.
Farabi, Erdemli Şehir adlı eserinde insanın mükemmelliğe kendi çabalarıyla ulaşabileceğini...
Şehrin ise üst erdemleri taşıyan bir reis veya yönetici sayesinde erdemli bir yapıya kavuşabileceğini anlatır.
Buradan hareketle iki farklı sorumluluk alanı ortaya çıkar...