Bektaşi'nin biri, erenler divanında anlatıyor:
"Allah, Musa'ya oğlu İsa'yı kendisine kurban etmesini ister. Musa, oğlu İsa'yı kurban etmek için yere yatırır.
Elindeki baltayı kaldırıp kafasını vuracakken, gökten Azrail elinde bir keçi ile çıkagelir..."
Cemaatte homurdanma başlar.
Bektaşi durumu fark eder:
"Tam hatırlayamadım; keçi miydi o hayvan, yoksa koyun muydu?" diye sorar ve ekler:
"Erenler, bir yanlışım varsa düzeltin."
Erenlerden biri dayanamaz:
"Baştan sona yanlış... Neresini düzeltelim!"
Bizim ilin hikâyesi de buna benziyor.
Bizim erenler toplanmışlar.
"İçinde civciv var mı yok mu..." deyip ilkin yumurtayı kırmışlar.
Bakmışlar içinde civciv yok,
Kırık yumurtayı kuluçkaya yatan anaç tavuğun altına bırakmaya karar vermişler.
Şimdi soruyorlar:
"Erenler, yumurtanın akı mı civciv oluyordu, sarısı mı?"
Ve ekliyorlar:
"Bir yanlışımız varsa düzeltin..."
Neresini düzeltelim.
Tek başarısı, dedesinin meclise verdiği bir önergeyi bulmak olan vekili en sonda ağırlamak gerekirken, en öne almak niyetleri aşikar belli etmiştir.
Hikaye yanlış anlatılmıştır.
Doktor, hastalığı yanlış teşhis ederse dünyanın en pahalı ilacını verse de hasta iyileşmez.
Bir mühendis zemini incelemeden bina yaparsa en güçlü kolonlar bile binayı ayakta tutamaz.
Bir kaptan haritayı yanlış okursa en güçlü gemi bile limana ulaşamaz.
Şehirler için de kural böyledir, değişmez.
Önce hikâyeyi doğru anlatacağız.
Yoksa yıllar sonra hâlâ aynı soruyu soruyor oluruz:
"Keçi miydi, koyun muydu?"