Vakti zamanında bir köyde, Dino adında haylaz mı haylaz bir çocuk yaşarmış.
En büyük zaafı, küçükbaş hayvanların kuyruğundan elde edilen yağmış.
Yağın kokusunu aldığı anda bir yolunu mutlaka bulur, komşuların kilerine girer; yağı çalıp afiyetle yermiş.
Yağlarının çalındığını fark eden aileler, bunu kimin yaptığını çok iyi bilirmiş.
Doğruca Dino'ların kapısını çalar,
"Dino bizim yağı yemiş!" diye dert yanarlarmış.
Dino, üstü başı yağ içinde sırıtırken; ablası Sono hemen söze girer, türlü bahaneler sıralar, büyük büyük yeminler eder,
"Benim kardeşim öyle bir şey yapmaz!" diyerek Dino'yu aklamaya çalışırmış.
Derken bu hikâye, darbımesel hâline gelmiş.
Ortada sırıtan bir suçlu dururken, onu aptalca aklamaya çalışanlar için anlatılır olmuş.
Bugünlerde bu hikâye nedense sık sık aklıma geliyor.
Memleketin yönetim koltuklarını işgal edip hizmet yerine hezimet üreten Dino'lar, koltuklarından indirilince...
Hemen bir grup Sono ortaya çıkıyor.
Kendi çaplarını da ele veren başlıklar atıyorlar.
Tuhaf tuhaf yorumlarla gerçeği gizlemeye çalışıyorlar.
Başarısızlığı başarı, beceriksizliği vizyon, ihmali fedakârlık diye göstermek için büyük büyük yeminler ediyorlar.
Yağ, Dino'nun üstünde başında onunla birlikte sırıtırken;
Sono'lar, gerçekleri ettikleri yeminlerle inkar etmeye çalışıyorlar.
Diyorum ki kendi kendime:
Bu memlekette Dino da daha ölmemiş, Sono da...
Dün, "Dino yapmadı." diyen ablalar vardı.
Bugün ise, "Dino çok başarılı." diyen hamiler var.
Dino'lar da aynı, Sono'lar da aynı...
Değişen sadece isimler.
Ve ne yazık ki bu memlekette hikâye de hep aynı.
Dino, yediği yağın tadıyla karşımızda sırıtırken;
Sono, büyük yeminlerle onu aklamaya çalışıyor.
Sonunda;
Ne kilerde yağ kalıyor,
Ne de Dino uslanıyor...