Sabah uyandığımda yaptığım ilk şey saate bakmak oluyor. Aslında saati merak ettiğimden değil. Geç kalıp kalmadığımı kontrol ediyorum. Sonra telefona uzanıyorum. Bir mesaj gelmiş mi, biri aramış mı, ben uyurken dünyada önemli bir şey olmuş mu diye. Çoğu zaman hiçbir şey olmamış oluyor.
Dünya ben uyurken de kendi işine bakmış. İnsanlar işe gitmiş, çocuklar okula hazırlanmış, birileri âşık olmuş, birileri ayrılmış, bir yerde bir bebek doğmuş, başka bir yerde birinin hayatı sona ermiş. Marketler açılmış, trafik başlamış, kahveler hazırlanmış. Ben ise daha gözümü tam açmadan, ekranımda beliren birkaç bildirimi kendi hayatımın merkezine yerleştirmişim.
Belki insanın kendisini fazla ciddiye alması tam da burada başlıyor. Kendi hayatımızı dünyanın geri kalanından daha büyük sanıyoruz. Oysa dünya bizim hakkımızda herhangi bir fikre sahip olmak zorunda değil. Gece gökyüzüne baktığımda bunu daha iyi anlıyorum.
Bir yıldızın ışığı bana ulaşana kadar belki akıl almaz bir zaman geçmiş oluyor. Ben ise aşağıda, birkaç dakika önce gönderilmiş bir mesajın neden hâlâ cevaplanmadığını düşünüyorum. Yıldızın bundan haberi yok. Dün iş yerinde kimin bana ters baktığını bilmiyor. Birinin fotoğrafımı beğenmediğini bilmiyor. Bir toplantıda söylediğim cümlenin yanlış anlaşılıp anlaşılmadığını da bilmiyor. Hatta benim varlığımdan bile haberi olmayabilir.
Yine de biz, hayatımızın büyük bölümünü başkalarının zihninde nasıl göründüğümüzü hesaplayarak geçiriyoruz. Nasıl görünüyorum? Yeterince başarılı mıyım? Beni ciddiye alıyorlar mı? Bunu söylersem yanlış anlarlar mı? Bir şey paylaşsam ne düşünürler? Bir yere gitmesem ayıp olur mu? Bir yere gitsem fazla mı görünürüm?
İnsan bazen kendi hayatını yaşamaktan çok, kendi hayatının dışarıdan nasıl göründüğünü düzenliyor. Sanki görünmez bir kamera bizi sürekli kaydediyor. Sanki yaptığımız her şeyin bir izleyicisi var.
Sanki Akşamları bir salonda oturup hepimizi değerlendiriyorlar. “Rıdvan bugün kahveyi şekersiz içmiş, bunu da not edelim. Yada Rıdvan bugün toplantıda biraz sessiz kaldı. Bunu da not edelim” Kimsenin böyle bir toplantısı yok. Herkes kendi hayatıyla uğraşıyor. Biz ise başkalarının bizi düşündüğünü sanarak kendi hayatımızı erteliyoruz.
Oysa çoğu insan kendi filminin içinde kaybolmuş durumda. Senin bugün nasıl göründüğünü düşünmekten çok, kendi yüzündeki sivilceyi düşünüyor olabilir. Senin konuşmandaki hatayı analiz etmek yerine kendi söylediği cümlenin saçma olup olmadığını düşünüyor olabilir. Senin kıyafetini fark etmek yerine kendi karnını içeri çekerek fotoğraf çekiliyor olabilir.
Bunu kabul etmek biraz rahatlatıcı aslında. Çünkü düşündüğümüz kadar izlenmiyoruz. Birinin bize bakması, bizi gerçekten gördüğü anlamına gelmiyor. Birinin bizi eleştirmesi, hakkımızdaki bütün gerçeği bildiği anlamına gelmiyor. Birinin bizi sevmemesi de bizim değerimizi belirlemiyor.
Fakat insan zihni kesinlik seviyor. Bilmediği yerleri hikâyelerle dolduruyor. Bir arkadaşımız “Tamam.” yazıyor. Sadece “Tamam.” Ve beynimiz hemen çalışmaya başlıyor. Nokta koymuş. Neden nokta koydu? Kızgın mı? Gülücük de koymamış. Kesin bir şey oldu.
Milyarlarca nöronumuz var. Evrenin oluşumunu anlamaya çalışıyoruz. Kara deliklerin nasıl davrandığını araştırıyoruz. Genetik hastalıkların çözümünü arıyoruz. Yapay zekâ geliştiriyoruz. Sonra biri “tamam” yazıyor ve bütün bilimsel kapasitemizi onun noktasına harcıyoruz.
Belki de sorun zekâmızın yetmemesi değil. Zihnimizin boşluk bırakmaya tahammül edememesi. Her şeyin bir açıklaması olsun istiyoruz. Neden böyle oldu? Neden beni aramadı? Neden bu iş olmadı? Neden beni seçmedi? Neden böyle hissediyorum?
Bazen cevap yok. Bazen insan sadece yorgundur. Bazen bir ilişki, kötü bir insan olduğu için değil, iki insanın artık aynı yerde duramadığı için biter. Bazen emek verdiğimiz bir şey sonuçlanmaz. Bazen doğru şeyi yaparız ve yine de işler istediğimiz gibi gitmez.
Hayatın bütün olaylarını çözülebilir bir probleme çevirmeye çalıştığımızda, yaşamak giderek yorucu bir projeye dönüşüyor. Belki de biraz daha fazla belirsizliğe izin vermek gerekiyor. Her soruyu cevaplamadan uyuyabilmek. Her insanın davranışını kendimizle ilişkilendirmemek. Her başarısızlığı kişisel bir hükme çevirmemek.
Çünkü insanın başına gelen her şey onun hakkında değildir. Bu ayrımı öğrenmek insanı ciddi anlamda özgürleştiriyor.
Bir ağacın altında otururken bunu daha kolay fark ediyorum. Ağaç orada. Ne yetişmeye çalışıyor ne de kendisini ispatlıyor. Bugün daha uzun büyümek için yarına söz vermiyor. Yanındaki ağaçtan daha güzel görünmeye çalışmıyor. Yapraklarını döktüğünde bunu kişisel bir başarısızlık olarak görmüyor. Mevsim değişiyor. Ağaç da değişiyor.
Biz ise değiştiğimiz her dönemde kendimize “Bir şeyleri yanlış mı yapıyorum?” diye soruyoruz.
Çocukken böyle değildik. Bir çocuk, yaptığı şeyi değerli kılmak için önce onun birileri tarafından beğenilmesini beklemez. Bir taş bulur ve onu hazine yapar. Bir kutuyu araba olarak kullanır. Salonun ortasında battaniyeden çadır kurar. Yağmur yağdığında çamura basar. Çünkü henüz hayatı seyirci koltuğundan değerlendirmeyi öğrenmemiştir.
Büyüdükçe başka bir şey öğreniyoruz: Kendimizi başkalarının gözünden görmeyi.
“İnsanlar ne der?”
Bu cümle, belki de yetişkinlik boyunca taşıdığımız en görünmez yüklerden biri. Bazen bir işi sırf sevdiğimiz için yapmak istiyoruz ama vazgeçiyoruz. “Bana yakışmaz.” Bir yere gitmek istiyoruz. “Tek başıma gidersem ne düşünürler?” Bir şey söylemek istiyoruz. “Yanlış anlarlar.” Bir hayale başlamak istiyoruz. “Ya başarısız olursam?”
Ve bazen fark etmeden kendi hayatımızın direksiyonunu başkalarının varsayımlarına teslim ediyoruz. Üstelik o insanların çoğu hayatımızda kalıcı bile değil. Bazıları birkaç ay sonra bizi hatırlamayacak. Bazıları birkaç yıl sonra hayatımızdan tamamen çıkacak. Bazıları ise zaten bizi düşündüğümüz kadar düşünmüyor.
Hayatımızın kararlarını, geçici insanların kalıcıymış gibi duran fikirlerine göre vermek tuhaf değil mi?
Bir gün bunu fark ediyoruz. Ama genellikle biraz geç. Çünkü insan zamanı hep bol sanıyor. “Sonra yaparım.”
Bu iki kelimenin içinde ne kadar çok hayat kayboluyor. Sonra söylerim. Sonra giderim. Sonra başlarım. Sonra ararım. Sonra özür dilerim. Sonra dinlenirim. Sonra yaşarım.
Sanki hayat bize bir sonraki sayfayı açmak için sonsuza kadar izin verecekmiş gibi. Oysa hayatın en garip taraflarından biri şu: Bize hiçbir zaman “Artık son birkaç bölümün kaldı.” demiyor.
Bir sabah kalkıyoruz ve yılların geçtiğini fark ediyoruz. Çocukken yaz tatilleri bitmek bilmiyordu. Şimdi mevsimler birbirine karışıyor. Bir yazın başlangıcını fark etmeden sonbahara geliyoruz.
Zamanın hızlandığını söylüyoruz. Belki zaman hızlanmıyor. Biz hayatın içinde daha az yeni şey yaşıyoruz. Çocukken her şey ilk kez oluyor. İlk arkadaşlıklar, ilk yolculuklar, ilk okul, ilk hayal kırıklıkları, ilk aşklar…
Hafızamızın yeni deneyimlerle dolu olması zamanı daha geniş hissettiriyor. Büyüdükçe günler birbirine benzemeye başlıyor. Aynı yollar. Aynı masa. Aynı ekran. Aynı toplantılar. Aynı cümleler.
Belki de bazen zamanın hızından şikâyet etmek yerine hayatımızın ne kadarını otomatik pilotta geçirdiğimize bakmalıyız. Çünkü insan sadece yaşlanarak değil, fark etmeden de zaman kaybediyor.
Bazen günün sonunda “Bugün ne yaptım?” diye düşünüyoruz. Cevap veremiyoruz. Saatler geçmiş ama sanki biz o saatlerin hiçbirinde gerçekten orada değilmişiz.
Bir toplantıda geleceği düşünüyoruz. Yemek yerken telefona bakıyoruz. Bir arkadaşımız konuşurken aklımız başka yerde. Tatile gidiyoruz ama fotoğraf çekmekten manzaraya bakamıyoruz. Bir anı yaşamaktan çok, onu kaydetmekle uğraşıyoruz.
Sonra eve dönüp o anın fotoğrafına bakıyoruz. Ve bazen fark ediyoruz:
Fotoğrafı var. Ama anın kendisini tam hatırlamıyoruz.
Belki modern hayatın tuhaflıklarından biri de bu. Her şeyi saklayabiliyoruz ama her şeyi yaşayamıyoruz. Her anı kaydediyoruz ama her anın içinde bulunamıyoruz.
Belki insanın kendisini bu kadar ciddiye almasının başka bir nedeni de sürekli bir şeyler üretmek zorunda hissetmesi.
Daha çok kazan. Daha çok öğren. Daha çok çalış. Daha fit ol. Daha başarılı ol. Daha görünür ol. Daha büyük hedefler koy.
Dinlenmek bile bazen bir projeye dönüşüyor. Bir saat boş oturunca suçluluk hissediyoruz. Sanki boş geçen her dakika hayatımıza yapılmış bir ihanetmiş gibi.
Oysa insanın hiçbir işe yaramadığı anların da olması gerekiyor. Bir ağacın gölgesinde oturup hiçbir şey düşünmemek. Bir kahveyi bitirmek için acele etmemek. Yürürken telefonun cebinde kalması. Bir şarkıyı baştan sona başka hiçbir şey yapmadan dinlemek.
Bunlar hayatın boşa giden dakikaları olmayabilir. Belki hayatın kendisi tam olarak bu küçük boşluklarda bize görünüyordur. Çünkü sürekli bir sonraki hedefe bakarsak, bulunduğumuz yeri fark edemiyoruz.
Bir ev alıyoruz. Sonra daha büyüğünü istiyoruz. Bir araba alıyoruz. Sonra daha iyisini. Bir başarı kazanıyoruz. Sonra hemen yenisini. Bunun sonu yok.
Çünkü hedeflerin çoğu bizi durdurmak için değil, yeniden hareket ettirmek için tasarlanmış. Bir tepeyi çıkıyoruz. Manzaraya bakmak yerine karşıdaki tepeyi görüyoruz. Ve tekrar yürümeye başlıyoruz.
Belki mesele hedef sahibi olmak değil. Mesele, hedefe ulaştığımızda orada birkaç dakika kalabilmek.
“Tamam.”
“Buradayım.”
“Şu an yeterli.”
Bunu söyleyebilmek. Çünkü insan bazen hayatını yaşamıyor; hayatını sürekli bir sonraki aşamaya hazırlıyor.
Daha iyi bir iş bulunca rahatlayacağım. Taşınınca düzelecek. Borçlar bitince gezeceğim. Çocuklar büyüyünce kendime zaman ayıracağım. Emekli olunca yaşayacağım.
Ve insan, yaşamayı gelecekteki bir tarihe taşımakta ustalaşıyor. Sonra gelecek geliyor. Ama insan yine başka bir gelecek kuruyor.
Belki de hayatın ertelenemeyecek tek tarafı bugün.
Bugün mükemmel olmayabilir. Hatta bazen berbat olabilir. Ama elimizde olan tek zaman bu.
Bunu düşününce ölüm fikri de başka bir anlam kazanıyor. Ölüm yalnızca son değil. Aynı zamanda hayatın sınırlı olduğunu gösteren bir çerçeve.
Bir kitabın sonunun olması, ilk sayfalarını anlamsız yapmaz. Tam tersine, her sayfanın bir sırası ve değeri olur.
Hayat da böyle olabilir. Sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi davranmak yerine, sınırlı olduğumuzu bilerek daha sahici yaşayabiliriz.
Sevdiğimiz birine sevgimizi söylemek için kusursuz bir gün beklemeyebiliriz. Bir dostumuzun kapısını çalmak için önemli bir bahaneye ihtiyaç duymayabiliriz. Bir yere gitmek için herkesin onayını aramayabiliriz. Kendi hayatımızı başkalarının alkışına göre ölçmekten vazgeçebiliriz.
Çünkü sonunda geriye gerçekten ne kalacak?
Kaç kişinin bizi beğendiği değil. Kaç kişinin bizi takip ettiği değil. Hangi unvanı taşıdığımız değil. Bir toplantıda ne kadar etkileyici göründüğümüz de değil.
Belki geriye, gerçekten yaşadığımız anların toplamı kalacak.
Birinin elini tuttuğumuz o akşam. Babamızın anlattığı ve daha önce yüz kere duyduğumuz hikâyeye yine güldüğümüz o gece. Annemizin yaptığı yemeğin kokusu. Bir arkadaşla sabaha kadar konuşmak. Bir yolculukta kaybolmak.
Denizin kenarında sessizce oturmak. Çocukken hissettiğimiz o açıklanamayan heyecanı bir gün yeniden yakalamak.
Bunların hiçbirini özgeçmişimize yazmayacağız. Ama belki hayat dediğimiz şey tam olarak bunlardan oluşacak.
Bu yüzden bugün kendime küçük bir söz vermek istiyorum. Her şeyi çözmek zorunda değilim. Her şeyi kontrol etmek zorunda değilim. Herkes tarafından anlaşılmak zorunda değilim. Bütün kararlarım doğru olmak zorunda değil.
Bazen yanılacağım. Bazen utanacağım. Bazen gereksiz yere üzüleceğim. Bazen kendimi fazla ciddiye alacağım. Sonra belki bunu fark edip güleceğim. Çünkü insan olmak biraz da bu.
Kendimize dışarıdan bakabilmek. Bazen kendi dramımızın ortasında durup “Gerçekten bütün mesele bu mu?” diye sorabilmek.
Bir gün geriye dönüp baktığımızda, bugün bizi geceleri uyutmayan şeylerin çoğunun ne kadar küçük olduğunu göreceğiz.
O toplantı. O mesaj. O yanlış anlaşılma. O reddedilme. O insanların ne diyeceği korkusu. O mükemmel görünme çabası. Belki hatırlamayacağız bile.
Ama bugün yanımızda olan insanların yüzünü hatırlayacağız. Birlikte güldüğümüz akşamları. Birinin bize sarılırken verdiği güveni. Bir yolculuğun sabahını. Bir yaz akşamının sessizliğini. Bir fincan kahvenin sıcaklığını. Yani hayatın gerçekten yaşanmış tarafını.
Yarın sabah yine telefonuma bakacağım. Bunu biliyorum. İnsan bir gecede değişmiyor. Belki yine saate bakacağım. Yine bildirimleri kontrol edeceğim. Yine bir mesajı gereğinden fazla düşüneceğim.
Ama sonra telefonu masaya bırakıp pencereye bakmayı hatırlamak istiyorum. Gökyüzüne. Bir ağaca. Sokağa. Hayatın gerçekten gerçekleştiği yere.
Kahvemi acele etmeden içmek istiyorum. Bir sevdiğime sarılmak istiyorum. Birinin sözünü, cevabımı hazırlamadan dinlemek istiyorum. Ve bazen hiçbir şey yapmadan oturabilmek istiyorum.
Çünkü belki hayatı kaçırmamızın nedeni zamanın çok hızlı geçmesi değil. Dikkatimizi sürekli başka yerlere vermemiz. Kendimizi başkalarının gözünden izlemek. Henüz gelmemiş günlerde yaşamak. Geçmişteki hataları tekrar tekrar oynatmak. Ve bütün bunların arasında, elimizde bulunan tek gerçek anı fark etmemek.
Gökyüzü bizden başarılı olmamızı istemiyor. Ağaçlar bizi değerlendirmiyor. Zaman bizi beklemiyor. Hayat da bize kusursuz olmamız gerektiğini söylemiyor.
Bunu çoğu zaman biz kendimize söylüyoruz.
Belki biraz susmamız gerekiyor. Kendimize yönelttiğimiz o bitmeyen soruları bir süreliğine bırakmamız. Kim olduğumuzu kanıtlamaya çalışmadan oturabilmemiz. Her şeyi anlamlandırmadan yaşayabilmemiz.
Çünkü dünya biz olmadan da dönmeye devam edecek.
Bu düşünce ilk bakışta insanın gururunu incitebilir. Ama belki aynı düşünce, insanın omuzlarından büyük bir yükü de alabilir.
Her şeyi düzeltmek zorunda değiliz. Her şeyi başarmak zorunda değiliz. Herkesin bizi sevmesini sağlamak zorunda değiliz. Kendimizi sürekli açıklamak zorunda değiliz. Ve belki en önemlisi, yaşadığımız hayatı sürekli haklı çıkarmak zorunda değiliz.
Bir gün bitecek. Bu yüzden değerli. Bir gün geride kalacak. Bu yüzden şimdi burada.
Bir gün kimse ne kadar önemli olduğumuzu tartışmayacak. Belki o zaman anlamamız gereken şey şu olacak:
Hayatımızın anlamı, ne kadar büyük göründüğümüzde değil; içinde ne kadar gerçek olduğumuzda saklı.
İnsan evrenin merkezinde değil. Hiçbir zaman olmadı. Ama bu, hayatının önemsiz olduğu anlamına da gelmiyor.
Tam tersine. Evrenin merkezinde olmadan da bir hayatı sevebilirsin. Kimse tarafından izlenmeden de güzel bir gün yaşayabilirsin. Kimse alkışlamadan da bir şeyin değerini bilebilirsin.
Ve belki insanın kendisini bu kadar ciddiye almaktan vazgeçmesi, kendisini küçültmesi değildir.
Kendisini ait olduğu yere koymasıdır. Evrenin merkezine değil. Hayatının içine.
Çünkü belki de asıl mesele, dünyanın bizi ne kadar hatırlayacağı değil. Biz buradayken, kendi hayatımızı gerçekten hatırlayabilecek kadar yaşamış olup olmayacağımız.