Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Çöküş, gürültüyle değil alışkanlıklarla başlar

Yk Genetik Müh. Rıdvan Genç

Toplumların çöküşü genellikle büyük felaketlerle başlayan bir hikâye gibi anlatılır. Savaşlar, salgınlar, ekonomik krizler ya da doğal afetler sahnenin önüne konur. Oysa tarih bize şunu öğretir: Toplumlar çoğu zaman bir anda yıkılmaz; yavaş yavaş çözülür. Çöküş, yüksek sesli bir patlama değil, uzun süren bir sessizliktir. İnsanların bazı soruları artık sormamaya başlamasıyla, bazı yanlışları olağan kabul etmesiyle ve bazı değerleri savunmaya değmez görmesiyle başlar. Toplum, kendi iç çürümesini fark ettiğinde ise genellikle çoktan geç kalmıştır.

Toplumsal çöküş yalnızca devletlerin yıkılması ya da sınırların değişmesi anlamına gelmez. Asıl çöküş, ortak yaşam fikrinin anlamını yitirmesiyle ilgilidir. Bir toplum hâlâ ayakta duruyor gibi görünebilir. Kurumlar çalışıyor olabilir, yasalar yürürlükte kalabilir, seçimler yapılabilir. Ancak bireyler arasındaki güven zedelenmişse, adalet duygusu aşınmışsa ve doğru ile yanlış arasındaki çizgi silinmişse, o toplum fiilen çözülmeye başlamıştır. Çünkü toplum, yalnızca kurumlardan değil, paylaşılan değerlerden oluşur.

Tarihsel örnekler bu süreci açıkça gösterir. Antik Roma’nın çöküşü sadece barbar akınlarıyla açıklanamaz. Roma, yıkılmadan önce uzun bir ahlaki ve siyasal yıpranma yaşamıştır. Yolsuzluk sıradanlaşmış, liyakat yerini sadakate bırakmış, yurttaşlık bilinci zayıflamış, hukuk güçlülerin çıkarına göre eğilip bükülmüştür. Devlet hâlâ vardı, ordu güçlüydü, şehirler görkemliydi; fakat toplum içten içe çatlamıştı.

Benzer bir tablo Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde de görülür. Çöküş, toprak kayıplarından önce zihniyet kayıplarıyla başlamıştır. Sorunlar ertelenmiş, geçici çözümler kalıcı sanılmış, değişimin bedeli göze alınmamıştır. Toplum, dönüşümün kaçınılmaz olduğunu bildiği hâlde, konfor alanından çıkmaktan kaçınmıştır. Bu kaçış, zamanla çöküşü hızlandırmıştır.

Toplumlar ne zaman çökmeye başlar sorusunun en net cevaplarından biri şudur: İnsanlar adaletsizliğe alıştığında. Adaletsizlik ilk başta öfke yaratır, sonra yorgunluk üretir, en sonunda kabullenişe dönüşür. İnsanlar “zaten böyle” demeye başladığında, çöküşün en kritik eşiği aşılmış olur. Çünkü adalet duygusu, toplumsal sözleşmenin temelidir. Bu duygu kaybolduğunda, bireyler ortak gelecek fikrine olan inancını yitirir.

Bir diğer belirleyici işaret liyakatin değersizleşmesidir. Bilgi, emek ve yetkinlik geri plana itildiğinde; ilişkiler, sadakat ve itaat ödüllendirildiğinde toplum üretkenliğini kaybeder. Zihinler körelir, yetenekli insanlar ya göç eder ya da susar. Sessizleşen zihinler, bir toplumun yaşayabileceği en büyük kayıptır. Çünkü yanlışları düzeltecek irade ortadan kalkar.

Çöküşün hızlandığı bir başka alan dilin bozulmasıdır. Kavramlar anlamını yitirdiğinde, tartışmalar da anlamsızlaşır. Özgürlük, ahlak, hak, başarı gibi kelimeler içi boş sloganlara dönüştüğünde insanlar aynı kelimeleri kullanıp bambaşka şeyler düşünür. Ortak dil kaybolduğunda, ortak akıl da kaybolur.

Bugün bu sürecin neresindeyiz sorusu kolay cevaplanmaz. Ancak umutların bireysel kurtuluş planlarına sıkışması, dayanışmanın yerini rekabetin alması ve eleştirinin tehdit olarak görülmesi önemli işaretlerdir. Günümüzde çöküş, şehirlerin yakılmasıyla değil, anlamın aşınmasıyla yaşanıyor.

Sonuç olarak toplumlar dış darbelerle değil, iç boşluklarla çöker. O boşluk adaletin, liyakatin ve ortak anlamın kaybıyla oluşur. Çöküş bir an değil, uzun bir sürecin görünür hâlidir. Asıl mesele, bu belirtiler fark edildiğinde onarmaya cesaret edilip edilmeyeceğidir.

Yazarın Diğer Yazıları