Biz felaketleri severiz; yeter ki kısa sürsün. Biraz korkalım, biraz konuşalım, sonra hızla unutalım isteriz. Çünkü uzun süren acılar, konforumuzu bozar. Oysa insanlık tarihi bize şunu defalarca göstermiştir: Felaket geçer, ama insanın sınavı kalır. Ve çoğu zaman bu sınav, mikroplarla değil; alışkanlıklarla yapılır.
Son yıllarda yaşadıklarımız, bize dayanıklılığımızı değil, neye ne kadar çabuk alışabildiğimizi gösterdi. Önce sarsıldık, sonra sustuk. Ölüm sayıları rakama dönüştü, haberler arka planda akan bir gürültüye indirgendi. Bir süre sonra “normal” dediğimiz şey, aslında kabullenişten başka bir şey değildi. İnsan, başına geleni anlamaktan vazgeçtiğinde değil; ona alıştığında kaybeder.
En tehlikeli hastalıklar her zaman bedene saldırmaz. Bazıları düşünceyi yorar, vicdanı köreltir, dili uyuşturur. İnsan, bu tür hastalıklara yakalandığını fark etmez; çünkü ateşi çıkmaz. Hatta çoğu zaman sağlıklı olduğunu sanır. Günlük hayatına devam eder, işine gider, gülümser. Ama içten içe bir şey eksilir: sorumluluk duygusu.
Bugün en çok başvurduğumuz savunma mekanizması, “ben ne yapabilirim ki” cümlesidir. Bu cümle masum görünür ama oldukça yıkıcıdır. Çünkü insanı edilgenliğe alıştırır. Oysa tarihte hiçbir felaket, tek bir kişinin omzuna yüklenmemiştir; ama her felaket, milyonlarca kişinin küçük suskunluklarıyla büyümüştür. Sessizlik, çoğu zaman tarafsızlık değil; rahatlık tercihidir.
Modern insanın trajedisi, her şeyi bilip hiçbir şeye karışmamayı öğrenmiş olmasıdır. Bilgi çağında yaşıyoruz ama bilginin yükünü taşımıyoruz. Görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz; sonra hızla bir başka başlığa geçiyoruz. Duyarlılık, yerini hızla tüketilen bir duyguya bıraktı. Üzüntü bile artık zamana karşı yarışıyor.
Oysa insanı insan yapan şey, büyük kahramanlıklar değil; ısrarla tekrar edilen küçük ahlaki seçimlerdir. Her gün, kimden yana durduğumuz; neyi görmezden geldiğimiz; hangi cümleyi kurmamayı seçtiğimiz… Bunların hiçbiri manşet olmaz ama hepsi karakter inşa eder. Ve karakter, kriz anlarında ortaya çıkar.
Felaket zamanlarında en çok zarar gören şey, fiziksel mesafeler değil; empatidir. Kendimizi korumaya çalışırken, başkasının varlığını bir risk unsuru gibi görmeye başlarız. Bir süre sonra yalnızlık, güvenli alan sanılır. Oysa insan, yalnız kaldıkça güçlenmez; sadece sessizleşir. Sessizlik ise her zaman iyileştirici değildir.
Bugün hâlâ “her şey bitti” demek için acele ediyoruz. Çünkü bitmiş olması, sorumluluğun da bittiği anlamına geliyor. Oysa bazı şeyler bitmez; sadece gündemden düşer. Acı da böyledir. Görünmez olduğunda yok olmaz, yalnızca daha derine gömülür. Ve orada, bir sonraki krizi bekler.
İnsanlığın en büyük yanılgısı, kötülüğün hep dışarıdan geleceğini sanmasıdır. Oysa çoğu zaman kötülük; duyarsızlık, erteleme ve alışma biçiminde içimizden büyür. Kimse doğrudan zarar vermek istemez; ama çoğu insan zarara itiraz etmeye de zahmet etmez. Bu aralıkta olanlar olur.
Belki de bugün sormamız gereken soru şu: Hayatta kalmakla yaşamak arasındaki farkı hâlâ önemsiyor muyuz? Güvende olmak, iyi olmak anlamına gelir mi? Yoksa sadece daha uzun süre sessiz kalabilmek mi?
Albert Camus’nün Veba romanı, tam da bu noktada bir kitap olmaktan çıkar, bir uyarıya dönüşür. Orada anlatılan salgın, tıbbi bir felaketten çok, insanın ahlaki reflekslerinin sınandığı bir eşiktir. Camus, felaket anlarında insanın ya alışmayı ya da direnerek insan kalmayı seçtiğini hatırlatır. Veba, bir gün gelir ve gider; ama ona verilen tepkiler kalıcıdır. Asıl tehlike, hastalığın kendisi değil, onunla birlikte normalleşen kayıtsızlıktır. Bu yüzden Veba, geçmişte yaşanmış bir hikâye değil; her çağın insanına yöneltilmiş sessiz bir sorudur: “Sen, felaket karşısında neyi seçtin?”
Bir gün gerçekten her şey sakinleştiğinde, geriye tek bir şey kalacak: Nasıl bir insan olduğumuz. O gün geldiğinde, rakamlar unutulacak, tarihler silinecek. Ama tutumlar hatırlanacak. Çünkü insanı yargılayan şey başına gelenler değil; başına gelenler karşısında neyi seçtiğidir.