Bu ülkede bazı tartışmalar vardır; adı konmasa da herkes neyin konuşulduğunu bilir. Alaylılar ile mektepliler meselesi de bunlardan biridir. Kahvehanelerde, fabrikalarda, ofis koridorlarında, hatta sosyal medyada sık sık karşımıza çıkar. Kimi zaman bir övünç cümlesiyle, kimi zaman da küçümseyen bir bakışla… Peki bu ayrım nereden çıktı, nasıl kökleşti ve neden hâlâ bu kadar canlı?
Alaylılık, bu toprakların en eski öğrenme biçimlerinden biridir. Usta-çırak ilişkisiyle yoğrulmuş, gözlemle ve tekrarlarla şekillenmiştir. Okulun, diplomanın ve müfredatın yaygın olmadığı dönemlerde bilgi böyle aktarılırdı. El yordamıyla, sezgiyle, bazen yanılarak ama mutlaka deneyerek… Alaylı, hayatın içinde pişmiş insandır. Elini taşın altına koymuştur, ter dökmüştür, bedel ödemiştir. Bu yüzden alaylılık, hafife alınacak bir kavram değildir.
Mekteplilik ise daha geç bir dönemin ürünüdür. Devletin modernleşme ihtiyacıyla birlikte doğmuş, sistemli eğitimin, kayıt altına alınmış bilginin ve ölçülebilir başarının simgesi olmuştur. Mektepli; kitabı olan, sınavdan geçen, teoriyi öğrenen ve pratiğe uygulamaya çalışan kişidir. Bu iki yol uzun süre yan yana yürüdü. Hatta çoğu zaman birbirini tamamladı. Ta ki dünya değişmeye başlayana kadar.
Sorun tam da burada başladı. Çünkü dünya değişirken, hızlandı. Teknoloji gelişti, rekabet sertleşti, hata payı daraldı. Alaylılık, bireysel hafızaya dayalı yapısıyla bu hıza ayak uydurmakta zorlanmaya başladı. “Yıllardır böyle yapıyoruz” cümlesi, bir süre sonra güven vermemeye başladı. Çünkü piyasa, alışkanlıklara değil; doğrulanabilir sonuçlara bakıyordu.
Alaylılığın en büyük gücü tecrübedir, en büyük zayıflığı ise sistem eksikliğidir. Bilgi kişiye aittir; usta giderse bilgi de gider. Yazılı değildir, standart değildir, ölçülmez. Aynı işi yapan iki alaylı, iki farklı yöntemle çalışabilir ve ikisi de kendini haklı görebilir. Bu durum küçük ölçekte tolere edilebilir; ancak büyüyen yapılarda ciddi sorunlar doğurur.
Mekteplilik tam da bu noktada devreye girer. Bilgiyi kişiden bağımsızlaştırır. Kayda geçirir, ölçer, karşılaştırır ve geliştirir. Mektepli, sadece işi yapmaz; işi neden o şekilde yaptığını da bilir. Hata yaptığında “usta böyle demişti”ye sığınmaz; veriye bakar, analiz eder ve düzeltir. Bu nedenle mekteplilik, hata yapmamak değil; hatayı tekrar etmemek demektir.
Elbette mektepliliğin de zaafları vardır. Sahayı tanımayan, pratiği küçümseyen, teoriyi kutsallaştıran mektepliler başarısız olur. Ancak bu, mektepliliğin değil; eksik mektepliliğin sorunudur. Gerçek mekteplilik, pratiği dışlamaz. Aksine, pratiği bilimle daha verimli hâle getirir. Alaylının yıllarını verdiği denemeleri, mektepli daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle anlamlandırabilir.
Bugün tartışmayı yanlış bir yerden yapıyoruz. Meseleyi “okul mu, tecrübe mi?” ikilemine sıkıştırıyoruz. Oysa çağımızın sorusu bu değil. Asıl soru şudur: Bilgi bireysel mi kalacak, yoksa sistemli mi olacak? Çünkü bireysel başarılar geçicidir; sistemli başarılar kalıcıdır.
Sanayide, tarımda, sağlıkta, eğitimde ve kamuda ayakta kalan yapılar incelendiğinde ortak bir özellik görülür: Hepsinde bilgi kayıt altındadır. Süreçler tanımlıdır. Ölçüm vardır, planlama vardır, denetim vardır. Bunlar sezgiyle değil, eğitimle kurulur. İşte bu yüzden modern dünyanın yükü, kaçınılmaz olarak mekteplilerin omzuna biner.
Alaylılık geçmişin kıymetli bir mirasıdır. Onu yok saymak nankörlüktür. Ancak geçmişle övünerek gelecek kurulmaz. Bugün rekabet artık “kim daha çok çalıştı” üzerinden değil, “kim daha doğru planladı” üzerinden yürümektedir. Bu da ancak eğitimle, analizle ve bilimle mümkündür.
Sonuç olarak bu bir üstünlük tartışması değil, bir zorunluluk meselesidir. Alaylılık bir dönemdi; mekteplilik ise çağın gereğidir. Gelecek, rastlantılarla değil; planlarla şekillenecek. Ve o geleceği inşa edecek olanlar, bilgiyi duvara asılan bir diploma olarak değil, sahaya inen bir akıl olarak gören mektepliler olacaktır.
Çünkü bu çağ, ezberin değil; öğrenmenin çağındadır.