Dr. Mimar Cengiz Çelik

Ahmedi Hani'yi Anlamak: Bir Coğrafyanın Vicdanı ve Işığı

Dr. Mimar Cengiz Çelik

WhatsApp

AĞRI KARAKÖSE HABER WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Doğu Anadolu’nun, kadim Mezopotamya topraklarının bağrından çıkmış en büyük mütefekkirlerden biri olan Ahmed-i Hânî’yi sadece bir şair, bir mutasavvıf ya da edip olarak görmek, onun insanlığa ve bu coğrafyaya bıraktığı mirası eksik okumaktır.

Hânî’yi anlamak; sadece “Mem û Zîn”in beyitleri arasında kaybolmak değil, bir halkın hafızasına, bir coğrafyanın sosyolojik gerçekliğine ve en önemlisi asırlar öncesinden yakılan bir aydınlanma meşalesine doğru derin bir yolculuğa çıkmaktır.

Peki, bugün dönüp baktığımızda Ahmed-i Hânî’yi ne kadar anlıyoruz? 
Ya da daha doğru bir soruyla: Onu ne kadar hakkıyla anabiliyoruz?

Sınırları Aşan Bir Bilge
17.  yüzyılın o karmaşık siyasi ikliminde, Doğubayazıt’ın o mağrur gölgesinde yaşayan Ahmed-i Hânî, çağının çok ötesinde bir vizyona sahipti. O, bilginin, felsefenin ve edebiyatın gücüne inanan bir mürşitti. Eserlerinde sadece ilahi aşkı değil; adaleti, liyakati, toplumsal birliği ve cehaletle mücadeleyi anlattı.

Onun düşünce dünyasında cehalet, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketti. Bu yüzden kalemiyle, fikriyle ve medresesinde yetiştirdiği talebeleriyle adeta tek başına bir okul, toplumsal bir uyanış hareketi oldu. Eqîdeya Îmanê ile inancın özünü, Nûbehara Biçûkan ile çocukların eğitim hakkını ve ana dilin ehemmiyetini savundu.
Ancak tarihin cilvesidir ki, bu büyük kütüphane, bu muazzam entelektüel birikim, dönem dönem siyasi konjonktürlerin, sınırların ve ideolojik körlüklerin kurbanı edilmek istendi. Bir halkın, bir coğrafyanın kültürel kodlarını taşıyan eserlerin yok sayılması, unutturulmaya çalışılması ya da asimilasyon politikalarının gölgesinde kalması, sadece o bölgeye değil, insanlığın ortak mirasına yapılmış en büyük vefasızlıktır. Tarih, felsefeyi ve edebiyatı yasaklayanları değil, her şeye rağmen o eserleri yaşatanları yazar. Hânî de tüm yasaklara ve unutturma çabalarına rağmen, halkının kalbinde ve bilincinde kök salarak bugüne ulaşmıştır.
Sadakat, Liyakat ve Toplumsal Reçete
Bugün modern sosyolojinin ve siyaset biliminin tartıştığı pek çok kavramı, Hânî asırlar öncesinden bölge idarecilerine ve topluma birer nasihat olarak sunmuştur.

Gücün insanı nasıl zehirleyebileceğini, yönetenlerin liyakat yerine sadece körü körü bir sadakat aramasının toplumları nasıl çürütmeye götüreceğini satır aralarında incelikle işlemiştir.
Onun felsefesinde aydınlanmış bir toplumun inşası, ancak köklerine sadık kalarak, evrensel insani değerleri ve adaleti rehber edinerek mümkündür. Bir coğrafyayı yok saymak, onun dilini, kültürünü ve edebiyatını görmezden gelmek, o toprakların ruhunu kurutmaktır. Hânî, bu ruhun her daim diri kalması için yazdı.

Vefanın ve Hafızanın Sorumluluğu
Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk, Ahmed-i Hânî’yi sadece fildişi kulelerde akademik bir nesne olarak tartışmak ya da yılda bir kez klişe cümlelerle anmak değildir. Onu anlamak; onun asırlar önce hayalini kurduğu aydınlanmış, okuyan, sorgulayan ve adaleti her şeyin üstünde tutan toplumsal bilinci inşa etmektir.

Hânî’nin ülkesinde, onun mirasına karşı yapılacak en büyük vefa; bu kadim toprakların yetiştirdiği değerleri sansürsüz, özgürce ve göğsümüzü gere gere geleceğe taşımaktır. Çünkü hafızasını kaybeden toplumlar, yönünü de kaybederler.

Ahmed-i Hânî, Doğu’nun sönmeyen ışığıdır. O ışığa gözünü kapayanlar sadece kendi karanlıklarında kaybolurlar. Işığı görmek, göstermek ve o büyük bilgeye hakkı olan vefayı teslim etmek dileğiyle.

Yazarın Diğer Yazıları