Çocuklar sosyal medyadan kendi kendine otizm tanısı koyuyor
Sosyal medyanın etkisiyle çocuk ve gençler arasında yaygınlaşan 'kendi kendine otizm tanısı' eğilimi, bilimsel temelden uzak ve riskli bir tabloyu büyütüyor.
Dijital çağın hızla yayılan etkileri, bu kez çocukların ve gençlerin ruh sağlığı alanında dikkat çeken bir sorunu gündeme taşıdı. Sosyal medyada karşılaştıkları içeriklerden etkilenen birçok genç, herhangi bir klinik değerlendirme olmaksızın kendilerine “otizm” tanısı koymaya başladı. Bu eğilimin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ciddi sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıyor.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü Öğretim Görevlisi Mitra Niazi’nin uluslararası bir akademik kitapta yayımlanan çalışması, dijital platformların otizm algısını nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün doğurduğu riskleri kapsamlı şekilde ele alıyor. Çalışmada özellikle sosyal medya kaynaklı “öz tanı” (self-diagnosis) eğiliminin klinik süreçleri zorlaştırdığı vurgulanıyor.
Niazi, sahada karşılaşılan tabloyu şu sözlerle detaylandırıyor:
“Günümüzde klinik pratikte karşılaştığımız en büyük zorluklardan biri, sosyal medya söylemleriyle şekillenmiş öz-tanı iddialarını doğru yönetebilmek. Çocuklar ve ergenler, birkaç kısa video ya da kişisel deneyim anlatısı üzerinden kendilerini tanımlamaya başlıyor. Bu durum yalnızca tanı süreçlerini karmaşıklaştırmakla kalmıyor; aynı zamanda aile içinde gerilimlere, beklenti çatışmalarına ve yanlış yönlendirilmiş destek arayışlarına da neden olabiliyor. Sürecin bu şekilde ilerlemesi, bilimsel değerlendirme mekanizmalarının devre dışı kalması riskini doğuruyor.”
Araştırmada, sosyal medyanın bilgiye erişimi kolaylaştırdığı ancak aynı zamanda denetimsiz ve filtrelenmemiş içerikler nedeniyle yanlış algılar üretebildiği belirtiliyor. Özellikle kimlik gelişim sürecindeki çocukların bu içeriklerden daha fazla etkilendiğine dikkat çekiliyor.
Niazi, bu noktada dengeli bir yaklaşımın gerekliliğini vurgulayarak şunları söylüyor:
“Burada kritik olan, çocukların yaşadıkları deneyimleri tamamen reddetmek değil. Bir çocuk kendini farklı hissediyorsa ya da bazı zorluklar yaşıyorsa, bu mutlaka ciddiyetle ele alınmalıdır. Ancak bu deneyimleri doğrudan bir tanıya dönüştürmek, hele ki bunu bilimsel temeli olmayan çevrimiçi testlere veya sosyal medya fenomenlerinin söylemlerine dayandırmak son derece sakıncalıdır. Yapılması gereken; çocuğun anlatısını dikkate alırken, değerlendirme ve müdahale süreçlerini mutlaka kanıta dayalı, sistematik ve profesyonel bir zemine oturtmaktır.”
Çalışma, yalnızca mevcut durumu tespit etmekle kalmıyor; aynı zamanda sağlık profesyonelleri, eğitimciler ve politika yapıcılar için yol gösterici öneriler de sunuyor. Dijital çağda çocuk gelişimi ile medya etkisinin artık birbirinden ayrı düşünülemeyeceği ifade ediliyor.
Niazi, bu yeni dönemin gerektirdiği yaklaşımı şu sözlerle özetliyor:
“Artık dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkisini görmezden gelme lüksümüz yok. Klinik karar alma süreçlerinde bilimsel titizliği korurken, aynı zamanda dijital kültürün oluşturduğu bu yeni gerçekliği de anlamak zorundayız. Amacımız; çocukların deneyimlerini yok saymadan, onları yanlış yönlendirebilecek bilgi kaynaklarından koruyarak, etik ve kapsayıcı bir değerlendirme sistemi kurmak.”
Öte yandan kitapta yer alan genel değerlendirmeler de dikkat çekici. Son yıllarda otizm teşhis oranlarındaki artışın yalnızca farkındalıkla açıklanamayacağı, aynı zamanda bireylerin davranışlarını “kimlik temelli” açıklama eğiliminin de bu artışta rol oynadığı ifade ediliyor. Sosyal medyada popülerleşen bazı kavramların ise tanı süreçlerinde belirsizlik yarattığına dikkat çekiliyor.
Bakmadan Geçme
