Risale-i Nur Perspektifinden Nefis, Tevazu ve Islah Meselesine bakış...
Raif Medetoğlu
Risale-i Nur’un temel düsturlarından biri şudur ;
Islah, başkasından önce insanın kendi nefsinde başlar.
Çünkü nefis, en yakın düşman;
en zor terbiye edilendir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, insanın en büyük vazifesi
“nefsini ıslah ve kalbini tasfiye” etmektir.
Bu idrakten uzak bir davet ve irşad, hakikatten ziyade nefsin gizli paylarını besler.
“Kendi nefsini ıslah edemeyen başkasının nefsini ıslah edemez”
hakikati, Risale-i Nur’da hal ile tebliğ prensibiyle karşılık bulur.
Çünkü Nur Talebesi için esas olan, konuşmak değil yaşamaktır.
Nefis sözle değil, hâl ile ikna olur. Yaşanmayan hakikat, muhatabın kalbine tesir etmez.
Kur’ân’ın
“Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf, 2)
ikazı, Risale-i Nur’da samimiyet ve ihlâsın mihenk taşıdır.
Risale-i Nur’da nefis, ene kavramı üzerinden tahlil edilir.
Ene, mahiyeti itibariyle kendini hür, serbest ve müstakil zannetmek ister.
Bu hâl, nefsin mevhûm rubûbiyet iddiasıdır. Yani insan, kendisine emanet olarak verilen cüz’î iradeyi mutlak bir hâkimiyet gibi algılar;
dilediği gibi hareket etmeyi fıtrî bir hak sayar.
Oysa ene, hakikatte bir ölçü aletidir; kendisi için değil, Sâni’ini tanımak için verilmiştir.
Nefis, bu hakikati unuttuğunda özellikle mal, makam ve iktidar ile daha fazla aldanır.
Risale-i Nur’un ifadesiyle,
“nimet gafleti netice verir.”
İnsan, kendisine ihsan edilen nimetleri kendi mülkü zanneder; şükür yerine tüketimi, ubûdiyet yerine istikbârı tercih eder.
Böylece nefis, kendini mâlik zannederken aslında memlûk olduğunu unutur.
Bediüzzaman Hazretleri bu noktada insanın hakikatini iki kelimeyle özetler: Acz ve fakr. İnsan; zayıf, fânî, muhtaç ve kusurlu bir varlıktır.
Bu acziyet ve fakr idrak edilmediği sürece nefis firavunlaşır.
Mevhûm rubûbiyet, firavunluğun; ubûdiyet ise hakikî hürriyetin kaynağıdır.
Risale-i Nur’a göre insanın gerçek izzeti, Allah karşısındaki kulluğundadır.
Nefsi terbiye etmek; ona sertlik değil, hakikatle yüzleşme yaşatmaktır. İnsan, çelikten bir vücuda sahip olmadığını; hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya saldırmasının boş bir aldanış olduğunu nefse tekrar tekrar hatırlatmalıdır.
Çünkü nefis, ölümü unuttuğunda dünyayı putlaştırır; lezzetleri gaye, menfaati ölçü hâline getirir.
Risale-i Nur’un hedeflediği insan tipi; başkasını suçlayan değil, önce kendini hesaba çeken insandır.
En güçlü irşad, en tesirli davet; yaşanmış bir ihlâs, sessiz bir takva ve samimi bir ubûdiyettir. Nefsinde mücadele eden bir insan, konuşmasa bile çevresine nur saçar.
Çünkü Nur’un dili söz değil, hâldir.